Karar yükleniyor
5 kayıt · en yeni sırada
Aradığınız: 6570 m. 3 atfı olan kararlar.
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1967/10 K. 1967/49İTİRAZ KONUSU HÜKMÜN ANAYASA'YA UYGUNLUĞU GEREKÇESİNE İLİŞKİN KARŞİ OY YAZISI Çoğunluk gerekçesinde, Alman Anayasa'sının mülkiyete ilişkin hükmü ile Türk Anayasa'sının hükmü arasında başkalık bulunduğundan, dolayı Alman mahkemelerinin ve bilim adamlarının yorumundan bizim yararlanamayacağımız, bizim Anayasa'mızın 36. maddesine ilişkin raporda ve Meclis görüşmelerinde söylenilenlerden Anayasa koyucusunun ancak Medenî Yasa'nın düzenlediği anlamda maddî mallar üzerindeki mülkiyet hakkını korumayı düşündüğünün anlaşılması karşısında 36. madde hükmünün mülkiyet hakkından daha başka hakları kapsamına almadığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ise 17. maddesinde mülkiyet hakkına ve 27. maddesinde fikrî haklara yer vererek fikri hakların mülkiyet teminatının kapsamı dışında kaldığını belirttiği ve fikrî hakları 27. maddesindeki hükümde "manevî ve maddî menfaatleri koruma hakkı" olarak anlattığı, Anayasa'mızın 21. maddesindeki "Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir" hükmü ile, bu maddede anılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkan düşünce ürünleri üzerinde de sahiplerine temel hak niteliğinde olmasa bile bir takım haklar tanımış bulunduğu, Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına dayanan demokratik bir hukuk devleti olduğunu bildiren ikinci madde hükmü ile az önce anılan 21. madde hükmüne göre Anayasa'da sayılan temel haklardan ayrı olarak kişinin düşünce ürünlerinden doğan maddî ve manevî yararlarının korunmasını isteme hakkına sahip bulunduğu ve yasa koyucunun bilim ve sanat hürriyeti insan hakları ve demokratik hukuk devleti ilkeleri içerisinde kalarak bu hakkın niteliğini, doğumu koşullarını ve sahibine sağlıyacağı yetkileri düzenleyebileceği görüşleri benimsenmiştir. 1- Anayasa'mızın 2 nci maddesinde Devletin belli alanlarda bir takım yararları korumakla ödevli bulunduğu ve bu ödevi yerine getirmek üzere bir takım yasa hükümleri koymak yükümü altında olduğu anlatılmak İstenmiş değildir. Belki Devletin yasalarla veya başka biçimde koyacağı hukuk kurallarında gözeteceği sınırlar, gözönünde tutacağı yönler ve amaçlar belirtilmiştir. Anayasa'nın "Genel esaslar, başlıklı birinci kısmında yer alan bu 2. madde, "Devletin nitelikleri" başlığını taşımakta ve yazılışı bakımından da bu nitelikleri göstermektedir. Buna karşılık, "Temel haklar ve ödevler" başlıklı 2. kısımın özellikle 3. bölümünde yer alan hükümler ile devlete belli alanlarda yasalar koymak ödevi açıkça yüklenmiştir; demek ki devletin belli alanlarda hukuk kuralları koyarak kişilerin yararlarını korumak ödevine ilişkin hükümlerin yeri Anayasa'nın 2. maddesi değildir. Buna göre demokratik hukuk devleti ilkesinin, devlete, yeni buluş sahiplerinin haklarını korumak ödevini yükleyen bir dayanak olarak gösterilmesi; ilk önce Anayasa hükümlerinin yazılışına dayanarak çıkarılan anlama uygun olamaz. Bu 2. maddenin Kurucu Meclisteki hazırlık çalışmalarının incelenmesi dahi bu görüşü doğrulamaktadır. Gerçekten Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunda bu madde ile "Devletin vasıfları" nın gösterildiği yazılıdır ve bu niteliklerin anlamlan özetlenmiştir (Avukat Kâzım Öztürk - İzahlı, Gerekçeli, Anabelgeli ve Maddelere Göre Tasnifli Bütün Tutanakları ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı - Ajans Türk Matbaası. Ankara - 1966. Sayfa 953-954). Maddenin Temsilciler Meclisi ve Millî Birlik Komitesinde görüşülmesi sırasında "Hukuk devleti" sözünün ve "Millî Devlet" veya "Milliyetçi Devlet" sözlerinin maddeye konulması özerinde tartışmalar olmuştur. Temsilciler Meclisi üyelerinden Esat Çağa; maddenin bir mihenk taşı olduğunu, yapılacak yasaların, idarenin işlemlerinin buna aykırı olamayacağını, yargı organlarının bunun ışığı altında yorum yapacaklarını, hukuk devletinin, devleti amacı bakımından tanımlayan bir deyim olduğunu ve kapsamı bakımından adalete uygun bir hukuk düzenini kurma ve sürme amacını güttüğünü, bu ikinci maddenin Devletin işleyişi bakımından niteliklerini belli ederek yasa koyucuya, idareciye ve hâkimlere bir davranış yönü gösterdiğini daha önce belirttiğini (Anılan kitap S: 956-957 ve 1112), Temsilciler Meclisi Üyelerinden Coşkun Kırca bu ikinci maddede ne belli bir hak, ne bir hürriyet, ne de belli bir ödev anılmış olduğunu burada yanlızca Devlete bütün çalışma ve İş alanlarında esin verecek olan bir zihniyetin, bir felsefenin bildirilmiş bulunduğunu ve Devletin bütün çalışma ve iş alanlarında bu ilkelerin tespit ettiği zihniyete sahip olmasının istendiğini ve Anayasa Mahkemesi ile başka mahkemelere "Yasaları bu yolda yorumla" diye bir yönerge bir talimat verilmek amacı güdüldüğünü (Anılan kitap S; 954-955). Temsilciler Meclisi üyelerinden Hamza Eroğlu; ikinci maddenin Devletin niteliklerini bîr Anayasa konusu olarak öngördüğünü (Anılan kitap S : 1027), Temsilciler Meclisi üyelerinden Ferit Melen ise; bu ikinci maddenin Devletin yanlızca niteliklerini belirtmekle kalmayıp ayrıca onun ereğini, izleyeceği doğrultuyu dahi gösterdiğini, örneğin sosyal devlet derken nitelik i!e birlikte doğrultuyu dahi bildirdiğini (Anılan kitap S : 1056), söylemişlerdir. Bütün bu açıklamalardan çıkan sonuç, yalnızca Anayasa'nın ikinci maddesine dayanılarak Devletin şu veya bu alanda kişinin çıkarını korumak üzere yasalar koymak ödevinin bulunduğu yolunda bir görüşün savunulamayacağıdır. 2- Çoğunluk gerekçesinde dayanılan Anayasa'nın 20. maddesinde dahi, bulucunun sanayi alanında uygulanması olan yeni buluşunu korumaya elverişli bir hüküm yoktur; çünkü, bu maddede anılan sanat, kuşkusuz edebiyat ve güzel sanatlardır; zira Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunda da belirtildiği gibi, bilim ve sanat hürriyetine bir çok yabancı ülkelerde bu hürriyetlere karşı yapılan baskılardan ders alınarak o ülkelerin anayasalarında yer verilmiş ve bundan dolayı da bizim Anayasamıza geçmiştir. Bir gerçektir ki uygulamada yapılan baskı edebiyatı ve güzel sanatlara yönelmiştir yoksa hiç bir devlette yalnızca sanayi alanında değerlendirilerek devletin iktisadî gücünü artıracak sonuçlar doğurabilecek olan sanat çalışmalarını engellemek, kimsenin aklına gelmiş değildir. Güzel san'atler ve edebiyat alanında yapılan birçok çalışmalar ile baskıya karşı tepki göstermek yolu hemen her yerde tutulmuş ve bundan ötürü de baskıya dayanan yönetimlerce edebiyat ve güzel san'at alanında çalışanlara göz açtırmamak ilkesi benimsenmiştir. Bundan başka, Anayasa'nın 20. maddesindeki bilim ve sanat özgürlüğüne ilişkin hükmün yazılışından anlaşıldığı gibi, bu hüküm, yalnız, san'at alanında kişilerin çalışmalarını engellememek yolunda olumsuz biçimde bir ödevi Devlete yüklemektedir. Nitekim bu maddeler öğretim hürriyetine İlişkin hüküm ile 50. madde hükmünün birleştirmek için Temsilciler Meclisinde ileri sürülen bir önergeye karşı komisyon sözcüsü Muammr Aksoy, bu maddedeki; hükümlerle özgürlüklerin Devlet bakımından olumsuz yönden düzenlendiğini ve bu madde hükmü ile Devlete herhangi bir şey yapmak ödevinin yükletilmediğini, Devlete yükletilen yapma ödevlerinin ancak 49. maddenin (ki Anayasa metninde 50. madde olmuştur) içinde bulunduğu 3 bölümde yer aldığını, bundan Ötürü önergenin kabulünün Anayasa yapısına aykırı olacağını ileri sürerek (Anılan kitap s : 1484 ve 2090), maddelerden anlaşılan bu yönü ayrıca belirtmiştir. İmdi sanat özgürlüğü için konulan hükme dayanarak Devletin endüstri alanındaki yeniliklerin bulucularını korumak ödevi olduğu kabul edilemez. 3- Yukarıdaki birinci ve ikinci bentlerdeki açıklamalarda anlaşıldığı üzere, Anayasanın bu iki hükmünden hiç birisi, yasa koyucuya bir şey yapma ödevini yüklemekte değildir. İmdî bunların ikisine birden dayanılarak dahi böyle bir ödevin bulunduğu ileri sürülemez. 4- Çoğunluk gerekçesinde dayanılan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 27. maddesinin ikinci fıkrası dahî, ancak güzel sanatlar alanındaki ürünlere ilişkin bir hükümdür. Beyanname metninin Türkçe resmî çevirisinde birinci fıkrada "güzel sanatları tatmak" sözü kullanılmış iken İkinci fıkrada yalnızca "sanat eserleri" denmiştir. Türkçe'de dahi (sanat eserleri) deyimi, hiç bir zaman sanayide kullanılacak eserleri anlatmak üzere kullanılan bir söz değildir. Belki edebiyat ve güzel sanatlar alanındaki yapıtları gösteren bir sözdür. Evrensel Beyannamenin Fransızca metninde ikinci fıkrasında "Production scientifique, litteraire ou artistique" sözleri kullanılmıştır ki "bilim, edebiyat ve güzel sanat ürünleri" demektir. Nitekim Fransızca'da bugün "production artistique" sözü ancak güzel sanat alanındaki ürünleri anlatır, yoksa endüstri yani sanayi alanını ilgilendiren ürünleri değil. Bu yön "artistique" sözüne ilişkin olarak "Grand Larousse Encyclopedique", in birinci cildinin 618. sahifesinde ve bu sözün kökü olan "art" sözüne ilişkin olarak aynı yapıtın aynı cildinin 604-606 sahifelerindeki açıklamalardan ve özellikle bu söze bugün verilen anlamın yani güzel sanatlar anlamının 19. Yüzyılda yerleşmiş olduğuna ilişkin açıklamalarda anlaşıldığı gibi, Fransa'da 11 Mart 1957 günü Edebiyat ve Güzel Sanatlar Mülkiyeti Yasasına "La loi sur la propri ete litteraire et artistique" denilmesinden dahi anlaşılmaktadır. Ayrıca şunu da belirtelim ki Anayasa'nın Prof. E. Hirsch'e Millî Birlik İdaresince yaptırılan Almanca çevirisinde de, 20. maddedeki (sanat) sözü, "kunst" sözü ile Almanca'ya çevrilmiştir. Bu söz ise bugünkü Almanca'da (güzel sanatlar) anlamına gelmektedir. Bundan başka Bön Anayasa'sının bilim ve sanat özgürlüğünden söz etmesi bakımından bizim 21. maddenin karşılığı değerinde olan 5. maddesinin 3. fıkrasında yine "kunst" sözü kullanılmıştır. (Mangoldt Klein) ın (Das Bonner Grundgesetz) adlı Bön Anayasa'sı şehrinde (Band 1, 1957-Franz wahlen G.M.B.H. - Berlin und Frankfurt A.M.) 257. sahifesindeki açıklamalarda buradaki "kunst" sözünün hukukî anlamda edebiyat ve güze! sanatlar anlattığı, her sanatın bir biçimde "sanat yapıtında" gerçekleştiği, bu biçimin ise betli bir maddeye (Örneğin; taşa, oduna, toprak çanağa, söze, şarkıcının sesine veya dans edenin vücuduna) bağlı olduğu, burada maddenin hiçbir önemi bulunmayıp sanat yapıtının tümünün temel alınması gerektiği, maddenin kendi başına bir değeri olmayıp ancak gördüğü iş açısından değer kazandığı yazılıdır. Almanca'da (kunst) sözünün güzel sanatları anlattığı, fotoraflarla, biçim sanatları eserlerinin sahiplerine telif hakkı tanıyan 9.1.1907 günlü Alman Yasa'sına (Kunstchutz-gesetz) (Sanatı Koruma Yasası) denilmesinden de anlaşılmaktadır (Der Grosse Brock-haus 1955 Band, 6, S: 7/7). Bu açıklamalara göre İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 27. maddesinin ikinci fıkrasına dayanılarak bu beyannamede sınaî hakların mülkiyet hakkından ayrı olarak hükme bağlanmış olduğunun öne sürülmesi dahi, doğru değildir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, endüstri alanında yeni buluş sahibine hak tanınması için mülkiyet hakkına ilişkin maddedekinden ayrı bir hüküm konulmuş bulunduğu, bir an için, var sayılsa bile, bu durum bizim Anayasa'mızın 36. maddesinin yorumu bakımından bir dayanak olamaz; zira bizim Anayasa'mızda ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde hükümler konulurken tutulan yollar ve özellikle mülkiyet güvencesine ilişkin hükümlerin her iki belgedeki yazılışları başka başkadır. 5- Anayasa'mızın 36. maddesinin kabulüne ilişkin hazırlık çalışmalarında, mülkiyet kavramının hemen hemen hiç tartışılmadığı ve böylece Anayasa'yı yapanların yalnızca Medenî Yasa'daki taşınmaz mallar ve taşınabilir mallar üzerindeki mülkiyet hakkını gözönünde tutarak hükümler koyduğu görüşü benimsenebilir; ancak bu durum, hiçbir zaman buradaki mülkiyet hakkına ilişkin güvencenin kapsamına bu haklar Anayasa'da başkaca bir hükme bağlanmış değilse, mamelekteki öbür hakların dahi girmesi gerektiği yollu bir yoruma gitmekten bizi alıkoyamaz. Gerçekten, Anayasa koyucu veya yasa koyucu, yalnızca belli bir durumu gözönünde tutarak bir hüküm koymuş ve bu hükmün konulusu ile güdülen sosyal amaç bakımından daha başka durumların dahi bu hükmün kapsamına girmesinde hukukî ve sosyal bir zorunluk ortaya çıkmış ise, bu hükmün genişletici bir yoruma bağlanması dahi hukukça bir zorunluk olur; çünkü, hukuk ve özellikle Anayasa hukuku, esnek bir anlayışla hukukî ve sosyal gerekleri ve isterleri karşılamak ereğini güder. Bunun tersinin düşünülmesi toplumun ihtiyaçları karşılamak üzere kurulmuş bulunan hukuk düzeninin bu ihtiyaçlara elvermemesi ve belli bir alanda toplumu ya baskı altında tutması veya başıboş bırakması gibi ağır ve hukuk düzeninin konuluş amacıyla çelişen bozukluklara yol açar; böyle bir sonuç ise hiçbir nedenle benimsenemez. a) İlk önce şunu belirtelim ki mülkiyet güvencesi, tarihî bir gelişme sonunda bugünkü duruma gelmiştir. Nitekim, mülkiyet dahi, tarih boyunca uzun bir gelişme geçirmiş ve uzun gelişme sonunda bugünkü hukukî biçime girmiştir. Mülkiyet teminatı, ilk kabul edildiğinde, taşınmaz mallarla taşınabilir mallar üzerindeki mülkiyet hakkını, Devletin, Malikten almasını önlemeyi erek edinmiştir. b) Mülkiyet güvencesinin ilk tanındığı çağlarda mülkiyet hakkı, bir kişinin toplum içinde olabildiğince bağımsız bir varlık sürdürmesini ve kendi sorumu altında kendi yaşayışına biçim vermesini sağlayan ve insan yaşayışını düzenleyici bir etken niteliğinde idi. Demek ki yabancı anayasalardan eski Anayasamıza ve oradan da bugünkü Anayasamıza geçen mülkiyet güvencesi ile Anayasalarımız, kişinin toplum içinde olabildiğince bağımsız bir varlık sürdürmesini ve kendi sorumu altında kendi yaşayışına biçim vermesini sağlayan ve onun yaşayışının düzenlenmesinde temel bir etken, temel bir neden niteliğinde bulunan bir durumu korumayı istemiş ve bunun için bu türlü bir hüküm öngörülmüş bulunmaktadır. Demek ki Anayasa'ya bu hükmün konulmasiyle güdülen erek, kişi varlığı için bu ölçüde önemli ve bu denli vazgeçilmez durumları Anayasa korumasından yararlandırmaktır. Anayasa koyucunun böyle bir ereğe verilmesini istediği ve mülkiyet hakkını Anayasa metninde tanımlamak yolunda giderek mülkiyet güvencesini taşınmaz mallarla taşınabilir mallar üzerindeki mülkiyet hakkı ile açıkça sınırlandırma ilkesini benimsememiş bulunduğu gözönünde tutulunca, Anayasa'nın 36. maddesi hükmü ile, kişinin mamelekine giren öbür hakları dahi, özelliklerine göre tanımayı yasa koyucuya buyurduğu kabul edilmek gerekir. Gerçekten, iş bölümü ilkesine dayanan bugünkü sanayi toplumlarında mal üzerindeki mülkiyet, kişinin bağımsız bir varlığı sürdürmesi ve kendi sorumu altında kendi yaşantısını düzenlemesi konularında artık tek bir temel etken olmaktan çıkmıştır. Bugünkü iktisadî yürüyüş ve insanların çoğunun bugünkü iktisadî varlığı, borçlar hukukuna, mülkiyet dışında aynî haklara, iş hukukuna ve idare hukukuna giren ilişkiler ve hukukî durumlar temeline dayanmaktadır ki bu hukukî ilişki ve durumların dahi mal üzerindeki mülkiyetle ilgileri hayli gevşemiştir, başka deyimle bu hukukî ilişki ve durumlar mal mülkiyetinden hayli uzaklaşmış bulunmaktadır. Anayasamızda mameleke ilişkin haklar, borçlar hukukunun iradeye dayanan borçlar alanı için akit özgürlüğü ilkesi, çalışma hukukuna ilişkin alan için de çalışma özgürlüğü ilkesi ile sendika kurmak ve grev yapmak ilkeleri gibi ilkeler benimsemişse de mameleke giren hakların bir takımı Anayasa'nın açık bir hükmü ile güvence altına alınmış değildir. Örneğin iradeye dayanan borçlar dışında kalan borçlar, fikir ve sanat eserleri üzerindeki haklar ve sanayi alanındaki yeni buluşların bulucularının haklan, Anayasa'nın açık bir hükmü ile korunmayan haklardandır. Bütün bu haklar, çağdaş toplumda, başka deyimle şimdiki sanayi toplumunda, önceki zamanlarda köylülerin, toprak sahiplerinin esnaf ve tacirlerin mal üzerindeki mülkiyet hakkının tanınıp korunduğu biçimde tanınıp korunmadıkça, bugünkü toplumda pek önemli sayıda bulunan birçok insanların özgürlüklerinden yararlanmaları sağlanamaz. Zira, unutulmamalıdır ki mülkiyet güvencesi, özünde, özgürlüklerden yararlanma güvencesinin bir tamamlayıcısı, .bir aracıdır. Nitekim, iktisat alanında belli ölçüde bağımsızlığı sağlanmış bulunmayan bir kimsenin kişisel özgürlüklerden yararlanması, ne dün için, ne de bugün için, olağan bir durum değildir. Eğer mülkiyet güvencesi, Anayasa ile ayrıca korunmuş bulunmayan mameleke ilişkin öbür haklan kapsamına almazsa bütün yurttaşlara yaşayışlarını özgürlük içinde düzenlemeye elverişli en az bir olanağı dahi Anayasa sağlamamış olur. İktisadî ve sosyal hayatın adalete, tam çalışma ilkesine ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış düzeyinin sağlanması amacına göre düzenlenmesi, Anayasa koyucu tarafından Anayasa'nın 41. maddesi uyarınca, yasa koyucuya yüklenmiş bir ödev bulunması karşısında Anayasa'nın mameleke giren haklardan ayrıca hükme bağlamadığı, bir takımını güvence dışı bırakmak istediği ileri sürülemez. Bu güvencenin dayanağı ise, ancak ve ancak, mülkiyet hakkına ilişkin 36. madde hükmü olabilir; çünkü bu hüküm, mamelek haklarından en genişini, en sertini, en koyusunu ve belki en eskisini başka deyimle mülkiyeti güvence altına almıştır ve böylece az yukarıda belirtildiği üzere, kişinin hem iktisadî varlığını, hem de buna bağlı olan kişisel özgürlüklerinden gerçek anlamda yararlanması olanağını korumak istemiştir. c) Mülkiyet, mameleke ilişkin hakların örneği ve sanki bir türlü özüdür. Medenî hukuk açısından mülkiyetin parçalanmasından ortaya çıkan irtifak hakları ve özellikle intifa hakkı, sükna hakkı ve hattâ rehin hakkı gibi hakların akde değil, yasaya dayanan biçimlerinin korunması, mülkiyet hakkının korunmasının bir sonucudur. Hele bir haksız eylem sonunda mülkiyet hakkının tazminata çevrilmesi durumunda, tazminat hakkının tanınması ve korunması, mülkiyetin korunmasının biçim değiştirmesinden başka birşey değildir. Bütün bunlar göstermektedir ki Anayasa'nın 36. maddesinin kapsamı, yalnızca, Medenî Yasa'nın düzenlediği mülkiyetle sınırlanamaz; aynî hakların öbür alanları ile Borçlar Yasa'sının haksız eylemden doğan tazminata ilişkin hükümlerinden bir bölüğü dahi, istesek de, istemesek de, buraya girmektedir; yoksa mal mülkiyeti güvencesi bile eksik kalır. Bundan başka, mülkiyet gibi geniş bir mamelek hakkının bu hükümde korunmasını öngören Anayasa koyucu; kapsamca ondan daha dar plan ve Anayasa ile ayrıca hükme bağlanmış bulunmayan öbür mamelek haklarının dahi bu hükümle korunmasını, öncelikle, istemiş sayılmalıdır; zira hem genel mantık, hem hukukî mantık bakımından az, çoğun içindedir, imdi, çoğun korunmasını öngören bir hüküm azın korunmasını da öngörmekte demektir. Medenî yasada düzenlenen mülkiyet bile, taşınmaz mallara veya taşınabilir mallara ilişkin olduğuna göre, hukukça tanınmada veya korunmada başkalıklar gösterir; örneğin bir taşınmaz malın mülkiyeti (Medeni Yasa'nın 638. ve 639. maddelerine göre) on veya yirmi yıllık mülk edinme zamanaşımı ile yitirilirken, bir taşınabilir malın mülkiyeti, (Medeni Yasanın 701. maddesi gereğince) beş yıllık kazandırıcı zaman aşımı ile yitirilebilir. Bunun gibi bir irtifak hakkının korunması ile bir mülkiyet hakkının korunmasında da başkalıklar vardır. Bu, Medenî Yasa alanında böyle olduğu gibi anayasal koruma atanında da böyle olacaktır. Bunun sonucu olarak, mameleke ilişkin bulunan ve Anayasa'nın özel bir hükmü ile korunmadıkları için 36. maddesindeki mülkiyet güvencesinin kapsamına giren hakların, örneğin sanayi alanında yenilik bulanların veya fikir ve sanat eserleri sahiplerinin haklarının anayasa! korunmasında dahi bunların özellikleri gözönünde tutulacaktır; yoksa mamelek haklarının hepsi, mal üzerindeki mülkiyet hakkının korunduğu veya tanındığı ölçüde korunacak veya tanınacak değillerdir. Sözün kısası mamelek haklarının, Anayasa'nın 36. maddesi uyarınca, tanınması veya korunmasında, bunların niteliklerinden doğan özellikleri, her zaman, gözönünde bulundurulacaktır. Burada, mülkiyet sözünün belli bir hukuk anisini olması karşısında, sözü edilen 36. maddenin yorumunun, maddenin yazılışına aykırı bulunduğu dahi ileri sürülemez, zira, hukukun birçok alanlarında bir sözün veya bir deyimin, başka başka anlamlara geldiği vardır. Buradaki (mülkiyet hakkı) sözü için dahi durum budur; bu sözün burada anayasal anlamı tartışma konusu olmaktadır; örneğin (memur) deyimi, idare hukukunda ve ceza hukukunda başka başka anlamlarda kullanılmaktadır. Anayasa'da kullanılan hukuk terimlerinin Anayasa yapıldığı sırada yürürlükte bulunan yasalardaki anlamda kullanmış olmaları ilke sayılabilir; ancak bütün yasalardan üstün bir değeri olan Anayasa'da belli bir kavramın öbür yasalardakinden başka bir anlamda kullanılmasına ve (amaca uygun yorum kuralınca) öbür yasalardakinden başka bir anlamda kullanılmış sayılmasına hiçbir engel yoktur: yoksa yukarıda değinildiği gibi, söz uğruna öz ve erek feda edilmiş olur. ç) Çoğunluk gerekçesinde, Alman Anayasa'nın metninin Türk Anayasa metninden başka olması dolayısiyle Almanya'daki bilim ve içtihat alanlarında benimsenen görüşten Türk Anayasa hukukunda yararlanamayacağı öne sürülmüştür. aa) Almanya'daki bilim alanında ileri sürülen görüşün dayanağı, bugünkü Alman Anayasa'sının metni değil, orada konulmuş olan hükmün ereğidir. Bu yön, Neumann Nipperdey Scheurer'in (Temel Haklar adlı kitaplarının ikinci cildinde yazılanlardan anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıki a, b, c bentlerindeki gerekçeler ana çizgileri bakımından bu kitapta ileri sürülen gerekçelerdir (Die Grundrechte-Handbuch der Theorie und Parscîs der G.-Band II, Duncker-Humbbot/Berlin 1954, S: 340-346 ve özellikle 352 ve 353) ve bunlarda metne dayanan bir yan yoktur. bb) Bundan başka Avusturya'nın Anayasa'sı olan 21.12.1867 günlü (Devlet Temel Haklar ve Özgürlükler Yasası) nın mülkiyete ilişkin 5. maddesinde yalnızca (Mülkiyete dokunulamaz. Malikin rızasına aykırı olarak kamulaştırma, ancak yasanın belli ettiği durumlarda ve yolda olabilir.) hükmü bulunmaktadır. Werner-Klecatslky'nin (Avusturya Federal Anayasa Hukuku) adlı kitabındaki yazılara göre, Avusturya Anayasa Mahkemesi ise, bu 5. maddedeki korumanın konusunun yalnızca maddî mallar olmayıp özel hukuk alanındaki bütün haklar ve ayrıca konut üzerindeki hak olduğuna, anılan 5. maddedeki hukukî koruma yalnızca özel hukuk alanına giren haklar bakımından öngörülmüş bulunduğu için, memurların kamu hukukundan doğan emekli olma ve emekli aylığı alacakları yahut kamu hukukuna dayanan işsizlik parası alacaklarının bu maddeye göre korunamayacaklarına karar vermiştir [Werner - Klecatsky - Das Österreichische Bundesveriassung-recht-Wien 1961 - Manzsche Verlags-und Universitaetsbuchhand. S: 360 ve orada gösterilen Anayasa Mahkemesi kararları dergileri). Demek ki Avusturya hukukundaki metin, bizim 36. maddedekinden çok daha dar bir yazılışta olduğu halde, Avusturya Anayasa Mahkemesi, bunu Almanya'daki bilim ve yargı alanındaki görüşlere uygun olarak yorumlamaktan kaçınmış değildir. cc) Erwin Ruck'un (İsviçre Kamu Hukuku) adlı kitabında da, İsviçre kamu hukukunda mülkiyet özgürlüğü konusunda aynı yoruma gidildiği şu sözlerden anlaşılmaktadır: (Özel mülkiyet ve onun Devletin güvencesi altında bulunması, eskidenberi, İsviçre'nin hukuk ve iktisat düzeninin temelidir. İsviçre'de gerek kamu yaşantısının, gerekse özel yaşantının gelişmesi ve bugünkü biçimi, bu temele dayanmaktadır. Kantonların Anayasalarında mülkiyete ilişkin hükümler bulunması bundandır. Bu hükümlerle mülkiyet açıkça korunmaktadır. Maddelerin yazılışları görünüşte başka başka ise de öz bakımından hepsinin anlamı birdir. Bu hükümlerde "mülkiyet", "her türlü mülkiyet", "bütün mülkiyet", "mülkiyet ve Özel haklar", özel haklar", "mülkiyet ve hak tohumları", "kazanılmış özel haklar", "kazanılmış haklar", söz konusu edilmekte ve bunların çiğnenemiyeceği bildirilmektedir.) (Kanton Anayasalarındaki mülkiyet güvencesi, metinlerde yazılanı aşkın bir güvencedir. Gerek kanton mahkemelerinin, gerekse İsviçre Federal Mahkemesinin uygulamalarında buradaki mülkiyet sözü, yalnızca dar hukuk anlamındaki mülkiyeti, İsviçre Medenî Yasa'sının 641 ve sonraki maddelerinde düzenlenen mülkiyeti değil, daha geniş ve iktisadî açıdan belli olan bir kavramı anlatmaktadır; bu kavram, mamelek haklan kavramıdır ve kendiliğinden mameleke ilişkin değeri bulunan bütün haklar, mülkiyet güvencesinin kapsamına girmektedir.) (Kantonların bu konuda görüş birliğine varmış bulunmaları dolayısiyle ve gerek gerçek durum, gerekse tarihî durum karşısında, Federal Anayasa'ya boşu boşuna bir mülkiyet maddesi konulması, yersiz görülmüştür. Bununla birlikte, Federal Anayasa'nın dahi aynı güvenceyi öngördüğünden söz edilmesi, mülkiyet güvencesinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir.) (Kamulaştırmadan anlaşıldığı üzere mülkiyet özgürlüğü dahi sınırsız değil ve ancak nispîdir. Medenî Yasa'da, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar için de tasarruftan söz edilmesi dahi, bundan dolayıdır.) (Malikin haklarını, borçlarını ve yükümlerini düzenleyen Federal ve kantonal hukuk düzeni, sürekli olarak gelişme göstermektedir. Bundan, mülkiyet kapsamının hukuk düzeni ile değiştiği ve mülkiyet güvencesinin ise hakkın doğumu zamanındaki belli durumu değil, ancak hukukî gelişmesinin sağladığı durumu konu edindiği sonucuna varılmaktadır. Yalnız mülkiyet hakkının güvencesinin söz konusu olduğu zamandaki hukuk düzenine göredir ki malikin tasarruf yetkisinin ne genişlikte olduğu, mülkiyetin kapsamına nelerin girdiği ve mülkiyet hakkını kullanma sınırlarının neler olduğu anlaşılabilir. (Devletin ne ölçüde mülkiyete e! atabileceği, zamanın hukuk ve iktisat siyasasına ilişkili bir sorundur. Devletin bu yoldaki yetkisi belli bir zamanda bireylerle toplum, yurttaşla Devlet arasındaki dengeye göre, daha çok veya daha az olabilir. Hukuk gelişmesinin bireylere veya topluma daha çok önem vermesine göre, mülkiyet, daha çok bireysel veya daha çok toplumsal nitelik kazanır. Gerçekten, Alman ortak hukuku ile Roma hukukundaki bireysel mülkiyetle Cermen hukukundaki ve çağımızdaki sosyal mülkiyet arasındaki karşılığın, zıtlığın nedeni de budur. Bugünkü İsviçre hukukunda sağlam bir karışım ortaya çıkmıştır. Malikin güvenlik altına alınmış İş görme serbestliği ile beraber mülkiyet, 19. yüzyılın tutukluğundan sıyrılmış çağımızın sosyal kamu hukukuna dayanan temel çağın ile güzelce bağlantı kurarak bir yandan malikin yararı, öte yandan toplumun iyiliği arasında bir denge gerçekleştirilmiştir.) (Dr. Erwin Ruck-Schweizerisches Staats-recht-3. Auflage mit Nachtrag 1957-1964 Polygraphischer Verlag AG. Zürich, S: 115-118). Görülüyor ki İsviçre hukukunda da Anayasa'nın güvence altına aldığı mülkiyet, Federal Anayasa'da mülkiyet güvencesine ilişkin bir metin bile yokken Medenî Yasa'nın öngördüğü mülkiyetin sınırlarını çok aşan ve mameleke giren bütün hakları kapsayan bir kavramdır ve bu kavram, siyasal ve iktisadî gelişmeye ayak uydurarak boyuna değişebilmektedir başka deyimle sert ve değişmez bir kavram değildir, sosyal ve iktisadî ihtiyaçları, her zaman karşılamağa elverişli ve esnek bir kavramdır. Yazılanlardan su da anlaşılmaktadır ki İsviçre hukukçuları, metinleri değil, hukukî ve iktisadî ihtiyaçları karşılamak amacını gözönünde tutmaktadırlar. 5- İhtira beratının sağladığı hak, Anayasa'nın 36. maddesinin güvenceye bağladığı mülkiyet kavramının kapsamına girdiğine göre, dâva konusu hükmün Anayasa açısından, mülkiyet hakkına değinen bir hüküm olduğu ve bu hükmün İhtira Beratı Yasa'sının 2. maddesinin yeni buluş saydığı şeylerden bir takımına İhtira beratı verilmesini yasaklamakla hakkın konusunda alan bakımından bir daraltma öngördüğü ortadadır. Ancak, bu sınırlamanın hakkın özüne dokunma sayılacak bir ölçüde olduğu kabul edilemez; çünkü, her şeyden önce, Anayasa'da İhtira hakkının konusunu kesinlikle belirten veya bu yönden yasa koyucuyu bağlayan bir hüküm yoktur. O halde hakkın konusunu belirtmek, bu alandaki düzenleme yetkisinin içindedir ve yasa koyucu, kamu yararı, kamu düzeni ve genel ahlâk düşünceleri bazı ihtiralar için berat verilmesini uygun görmiyebilir. Kaldi ki, mülkiyet hakkı, sosyal nitelikte bir haktır ve onun toplum yararına aykırı bir varlığı bugün için olamaz. Böyle sosyal nitelikte bir hak açısından, toplum yararının korunması amacını, bireye hak tanıma düşüncesine üstün tutulmak gerekir. Öte yandan, yasada hakkın konusu geniş bir alanı içine alacak bir biçimde tanımlanmıştır. Bu geniş alan içinde dâva konusu hükümde yazılı sınırlı bir alana ilişkin yeni buluşlar için berat verilmesinin caiz görülmemesi ile, kişinin yeni buluşlarının korunması hakkından tüm olarak yoksun bırakıldığı veyahut hakkın konusunun, ondan yararlanma bakımından, artık bir anlam ve değeri kalmamış sayılacak ölçüde daraltılmış bulunduğu, başka bir deyimle, hakkın özüne dokunulmuş ve böylece Anayasa'nın 11. maddesinin ikinci fıkrasına aykırı davranılmış bulunduğu ileri sürülemez. Dâva konusu hükmün getirdiği sınırlama, bu haktan yararlanma olanağının ortadan kaldırılması anlamına gelmez ve böyle bir sonuç doğurmaz. Bundan başka Prof. Hirsch'in de haklı olarak belirttiği üzere (Ord. Prof. E. Hirsch - Fikrî ve Sınaî Haklar-Ankara Ar Basımevi 1948 S. 97.) İhtira beratının sağladığı hak yalnızca ihtira ile değil, ancak Yasa'nın birinci maddesi hükmünce ihtira beratı alınmakla kazanılan bir hak olduğu için, dahi, berat verilemiyeceği Yasa'da yazılı, başka deyimle Yasa'nın korumaya lâyık bulmadığı bir şeyden dolayı kazanılmış bir hak ve kazanılmış bir hakka dokunulması da söz konusu edilemez. Maddî mülkiyet hakkında bile, mülkiyete konu olabilen belli nesne üzerindeki kazanılmış mülkiyet hakkının kaldırılması ile belli bir nesnenin mülkiyete konu olmasının caiz görülmemesi başka bir deyimle aslî iktisap yolunun kapalı olması, başka başka durumlardır. Kamulaştırma ancak ve ancak birinci durumda söz konusu edilebilir. İptali istenilen hükmün ihtira hakkı konusunda öngördüğü sınırlamanın kamu yararına dayandığı yönü ise açıktır; çünkü sözü geçen 3. maddenin itiraz konusu hükmünde gösterilen yeni buluşlar, halkın sağlığı ile doğrudan doğruya ilgilidir. Bir yeni buluş için berat verilmesi, onun uygulanacağı alanda belli bir süre İçin tek bir kişi yararına özel bîr ticarî tekel yaratılması demektir. Bu da o nesnenin tüketiciler tarafından uygun bir para karşılığında, kolayca ve yeterince elde edilmesi olanağını azaltır ve sonuç olarak halk sağlığı bakımından sakınca ve tehlike doğurur. O halde tartışma konusu sınırlama, kamu yararının gereğidir, Anayasa'nın 36. maddesinin ikinci fıkrasında ise (Bu haklar, ancak kamu yararı amacı ile, kanunla sınırlanabilir) denilmekle birlikte, 11. maddesine göre dahî kamu yararının gerektirdiği hallerde hakların sınırlandırılması yetkisi yasa koyucu İçin tanınmıştır. Bundan başka, Anayasa'nın 49. maddesinin [Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbî bakım görmesini sağlamakla ödevlidir) hükmü ile halk sağlığı konusunda Devlete yüklemiş olduğu ödevin yerine getirilmesi de, böyle bir sınırlandırma için haklı bir nedendir ve bundan ötürü bu sınırlandırmayı kapsayan hüküm, Anayasa'ya aykırı değildir. Bilim alanındaki görüşler ve genellikle uygar ülkelerin yasalarında benimsenen ilkeler dahi, insanların sağlıklarına yarayan nesne ve terkipler için ihtira beratı verilmemesi doğrultusundadır. Avrupa İnsan Haklarını ve Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesine Ek Protokolün birinci maddesinde ise, her kişinin mallarının dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu kabul edilmiş ve ancak kamu yararı gereği olarak Yasa'nın öngördüğü koşullar ve Devletler Hukukunun genel ilkeleri çevresinde kişilerin bu haktan yoksun bırakılabilecekleri belirtilmiştir. Demek ki buradaki sınırlandırma, sözü edilen uluslararası sözleşme hükmüne dahi uygun bulunmaktadır. 6- Anayasa'nın 36. maddesiyle 11. maddesindi hakkın sınırlandırılmasından söz edildiği, olayımızda ise ilâç konusunda berat verilmemekle, hakkın sınırlandırılmasının değil, ortadan kaldırılmasının söz konusu olduğu ileri sürülebilir. Sınırlandırma, bir hakkın tanınması veya korunması için bir takım koşullar, kayıtlamalar koymak biçiminde olabileceği gibi belli durumlarda hakkın tanınmaması biçiminde de olabilir; yeter ki bu tanınmama biçimindeki sınırlandırma, hakkın özüne dokunmasın ve bu bakımdan Anayasa'nın 11. maddesi gereğince Anayasa'ya aykırılık ortaya çıkmasın. Nitekim Anayasa'mızın 18 maddesinde ulusal güvenliği sağlama veya salgın hastalıkları önleme amaçlarıyla seyahat ve yerleşme özgürlüklerinin sınırlandırılabileceği yazılıdır ki bu sınırlandırma, söz konusu hürriyetlerin belli koşutlar altında kaldırılması demektir. Yine Anayasa'nın 22. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca basın ve yayın özgürlüğü, 29. maddesinin 2. cümlesi gereğince dernek kurma özgürlüğü, 40. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca çalışma ve sözleşme özgürlüğü sınırlandırılabilir ve bu sınırlandırmalar, kimi kez, belli alanlarda bu özgürlüklerin kaldırılması, bu özgürlüklerin tanınmaması biçiminde olacaktır; örneğin yurdumuzda tek yapılı devlet yerine federal devlet kurulması düşüncesini yayarak Anayasa'nın devletin bütünlüğüne ilişkin hükmünün olağan yoldan değiştirilmesini sağlamak üzere propaganda yapmak için yahut kocakarı ilaçlarıyla tedaviyi ve halkın hastalandığına doktorlara gitmeyip kendi kendisini iyi etme çaresine başvurması gerektiği düşüncesini yaymak için dernek kurulamıyacağı yollu bir yasa hükmü Anayasa'ya uygun birer sınırlandırmadır. Ancak belli alanda demek kurma özgürlüğünü kaldıran birer sınırlandırmadır; yine millî güvenlik düşüncesiyle veya bir salgın hastalığın başlamasını önlemek için belli yerlere seyahatin yasak edilmesi veya iktisadî ve tarımsal zorunluklar dolayısiyle belli yerlerden çıkma yükümünün konulması, seyahat ve yerleşme özgürlüklerini belli alanlarda kaldıran birer sınırlamadır. Anayasamız'da burada sayılan hükümler bulunmasa bile, sınırlandırma yetkisi, yine kimi alanlarda bir hakkın tanınmaması yetkisini kapsayacaktır; zira, sınırlandırma hakkın doğumu için bir takım koşullar, şartlar öngörme yetkisini de yasa koyucuya veriyor demektir. Bu koşullar içinde olumlu koşullar, (müsbet şartlar) olabileceği gibi olumsuz koşullar (menfî şartlar) dahi olabilir. Olumsuz koşullar, hakkın doğumu için gerçekleşmemesi gereken, başka deyimle gerçekleşmesi hakkın doğumuna engel olan olay veya durumlardır. Konumuzda ihtira beratı verilmesinin ortada yeni bir buluş olması, bu buluşun sanayi alanında uygulanma yerinin bulunması, yeni şey bulanın berat istemini Devlete karşı ileri sürmüş olması gibi olumlu koşulların yanında, yeni buluşun bir ilâca veya eczacılıkta kullanılan bir nesneye ilişkin olmaması yollu olumsuz koşul dahi vardır ve bu da bir sınırlandırmadan başka bir şey değildir. Demek ki inceleme konusu olayda hakkın sınırlandırılması değil, ortadan kaldırılması durumunun gerçekleşmiş olduğu yollu görüş doğru değildir. 7- Yukarıki bentlerde açıklanan nedenlerle, Anayasa'nın 36. maddesinde öngörülen mülkiyet güvencesi kapsamına sınaî haklar ve bu arada yenilik bulan bir kişinin ihtira beratı ile kendi buluşundan belli bir süre için yalnız kendisinin yararlanması hakkı dahi girmekte ve ancak ilâç ve eczacılıkta kullanılan nesnelere berat verilmemesi, mülkiyetin kamu yararına dayanan bir sınırlandırması niteliğinde bulunmaktadır ve bu yüzden Anayasa'ya aykırı değil ve çoğunluk kararı ancak bu nedenlerden ötürü ve sonuç olarak doğrudur, SONUÇ : Çoğunluğun itiraz konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olmadığı yollu görüşüne sonuç olarak ve ancak yukarıda açıklanan gerçeklere dayanarak katılmaktayız. Üye İhsan Keçecioğlu Üye Hakkı Ketenoğlu Üye İhsan Ecemiş Üye Recai Seçkin Üye Feyzullah Uslu Üye Fazlı Öztan
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1963/127 K. 1965/47İptal dâvasının konusu : Gayrimenkul Kiraları hakkındaki 6570 sayılı ve 18/5/1955 günlü Kanunun 2., 3., 4., 5., 6., 8., 9., 11., 14., 16 ncı maddelerinin ve aynı Kanunun muvakkat l inci maddesinin 6634 sayılı Kanunla değişik ç fıkrasının Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 36 ve 40 ıncı maddelerine ve mahkemelerin istiklâli ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüş ve Anayasa'nın 149 ve geçici 9 uncu maddelerine dayanılarak iptalleri istenilmiştir.
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1964/25 K. 1964/59İtirazın Konusu: Gayrimenkul kiraları hakkındaki 18/5/1955 günlü ve 6570 sayılı kanunun 7. ve 9. maddelerinin Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına varıldığından iptaline karar verilmesi istenilmiştir. İnceleme : Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi gereğince yapılan ilk incelemede, dosyada bir eksiklik olmadığı görüldükten ve Kadıköy Asliye Birinci Hukuk Hâkimliğinin itirazda bulunmaya yetkili olup olmadığı konusunun da işin esası ile birlikte incelenmesine karar verildikten sonra düzenlenen rapor ve dosyadaki kâğıtlar okunarak gereği görüşülüp düşünüldü. Gerekçe : 1- 22/4/1962 günlü ve 44 sayılı kanunun 27. maddesi hükmüne göre bir dâvaya bakmakta olan mahkeme, o dâva sebebiyle uygulanacak kanun hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse bu konuda bir karar verilmesi için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Bu bakımdan mahkemenin itiraza yetkili olup olmadığının belli edilmesi için önce dâvanın niteliğini araştırmak; sonra da, 6570 sayılı kanunun iptali istenen maddelerinin bu dâvada uygulanıp uygulanamıyacağını incelemek gerekir. 2- Dâva dilekçesindeki açıklamaya göre : E. S. bir apratman dairesini, 1/8/1963 gününden başlamak üzere bir sene süre ile ayda 250 lira karşılığında S.
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1964/29 K. 1964/48Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1963/3 K. 1963/67İtirazın konusu: : Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki 6570 sayılı kanunun Anayasa aykırı olduğu ileri sürülerek iptali istenmiştir.
Karar bu panelde açılır; liste yerinde kalır.
Karar bu panelde açılır; liste yerinde kalır.
Karar yükleniyor
Bağlantınızı kontrol edip yeniden deneyin ya da kararı tam sayfada açın.