Karar yükleniyor
13 karar · en yeni sırada
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/16 K. 1984/13İstemin Konusu : 10.6.1983 günlü, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 11/F bendi ile 18.1.1984 günlü, 2972 sayılı Mahallî İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun'un 9. Ve 37. maddelerinin Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle iptaline karar verilmesi istenmiştir.
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/17 K. 1984/12İTİRAZIN KONUSU : 4/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 5/3/1973 günlü, 1696 sayılı Kanunla. değişik 29. maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istenmiştir. I - OLAY : Mersin Cumhuriyet Savcılığı, 5/8/1983 günlü, 1983/2797 esas sayılı iddianameyle, tefecilik suçunu işleyen kimi sanıklar hakkında kamu davası açmıştır. Mersin 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen bu davada, bir dilekçe ile başvuran müdahil, yanlı davrandığı ve güvenini sarstığı gerekçesiyle 24/1/1984'de hakimin reddi isteminde bulunmuştur. Reddi hakim talebini taşıyan dilekçeyi kayda geçmesi için kaleme havale eden hakim gereğinin yapılacağını bildirmiş, istem sahibi ise dilekçeyi işleme koymaktan vazgeçerek kaleme vermemiştir. 25/1/1984 günü yapılan duruşmada, reddi istenen hakim bu olaya değindikten sonra, tarafların adalete olan inançlarının sarsılmaması ve davanın huzur içinde görülmesi için hakimlikten çekildiğini ve dosyanın yetkili merciye yollanmasına karar verildiğini bildirmiştir. Davaya bakmaktan çekinmeyi yetkili merci olarak inceleyen Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi, çekinmenin yerinde olmadığını 7/2/1984 gününde karara bağlamıştır. Bu karara karşı Asliye Ceza Hakiminin acele itiraz yoluna başvurması üzerine, Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi, "... istinkaf kararının yerinde olmadığından ve kaldırılmasına dair Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına karşı itiraz yolu mümkün olmadığından itiraz eden ve istinkaf kararı veren hakimin itirazının reddine" 30/3/1984 gününde karar vermiştir. Mersin 3. Asliye Ceza Mahkemesi, 28/5/1984 günlü celsede, Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi'nin anılan kararına karşı yazılı emir yoluna gidilmesine karar vermiş ve dosyayı Cumhuriyet Savcılığı kanalıyla Adalet Bakanlığı'na yollamıştır. Adalet Bakanlığı, "Anılan kararlar aleyhine yazılı emir yoluna gidilmesini gerektirir sebep görülmediğini" belirterek, dosyayı geri çevirmiştir. Bu gelişmeler üzerine mahkeme, 24/10/1984 günü, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinin Anayasanın 154. maddesine aykırı olduğu ve iptaline karar verilmesi gerektiği görüşüyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaya karar vermiştir. III - YASA METİNLERİ : 1 - İptali istenen yasa kuralı : 4/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 5/3/1973 günlü ve 1698 sayılı Kanun ile değişik 29. maddesinin itiraz konusu hükmü de içeren birinci fıkrası şöyledir : "Bir hakim reddini mucip sebepleri bildirerek davaya bakmaktan çekinirse red talebini incelemeye yetkili olan merci, bu çekinmenin yerinde olup olmadığına karar verir." 2 - Dayanılan Anayasa kuralları : "Madde 154 - Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar. Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nca üye tamsayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir. Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri ve daire başkanları kendi üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulu'nca üye tamsayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla dört yıl için seçilirler; süresi bitenler yeniden seçilebilirler. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekili, Yargıtay Genel Kurulu'nun kendi üyeleri arasından gizli oyla belirleyeceği beşer aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından dört yıl için seçilirler. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler. Yargıtayın kuruluşu, işleyişi, Başkan, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin nitelikleri ve seçim usulleri, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. IV - İLK İNCELEME : A - İtiraz Konusu Yasa Kuralının Belirlenmesi : İtiraz yoluna başvuran Mahkemenin Anayasaya aykırı olduğunu iddia ettiği kural, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 1696 sayılı Kanunla değişik 29. maddesinin birinci fıkrasında yer almaktadır. Anılan fıkra, iki yönlü bir hükmü içermektedir. Hükmün birinci yönü, bir hakimin, reddini gerektiren nedenleri bildirerek davaya bakmaktan kendiliğinden çekinmesine olanak tanımaktadır. Fıkra hükmünün ikinci yönü ise, 1696 sayılı Kanunla getirilmiş olan düzenlemeyi içermekte ve hakimin kendiliğinden çekinmesinin yerinde olup olmadığının yetkili merci tarafından denetlenmesini öngörmektedir. Anayasaya aykırılık savı, hükmün bu ikinci yönüne ilişkindir. B - Anayasanın 152. maddesinin son fıkrası yönünden inceleme : Aynı yasa hükmü, Anayasa Mahkemesi'nce, bir mahkemenin başvurusu üzerine incelenmiş ve başvuru, Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddedilmiştir. 1982 Anayasası'nın 152. maddesinin son fıkrasında yer alan on yıllık yasaklayıcı hükmün, itiraz konusu kuralın Anayasaya aykırı bulunmaması halinde, uygulanma alanına girmesi tabiidir. Bu nedenle Anayasaya uygunluk denetimi yapılmasını engelleyen durumların ve bunların sonucunda alınan, denetime engel olan durumları tesbit eden kararların başka mahkemelerce yapılan başvuruların incelenmesine engel olamayacağı açıktır ve ortadadır. Muammer Turan bu görüşe katılmamıştır. C - Anayasa Mahkemesi'ne Başvurma Yetkisi Bakımından İnceleme : Anayasanın 152. ve 2949 sayılı Kanunun 28. maddelerine göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir yasa kuralını Anayasaya aykırı görürse bu yoldaki gerekçeli kararını ilgili görülen belgelerin onanlı örnekleri ile birlikte Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na gönderir. Davaya bakan mahkeme, dava konusu uyuşmazlığı bir kararla çözerek sona erdirmek görev ve yetkisini taşıyan yargı merciidir. Olayda dava konusu, hakimin çekinmesinin yerinde olup olmadığının saptanmasıdır. Bunu saptayacak olan makam ise, itiraz yoluna başvuran mahkeme değildir. Tefecilik suçu nedeniyle açılan davada, Mersin 3. Asliye Ceza Hakiminin davaya bakmaktan çekinmesiyle birlikte "İlk talî dava" ortaya çıkmış demektir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda, açıkça "İlk tali ceza davası" adı verilmemiş olmakla birlikte asıl muhakeme içinde ayrı bir yargılamayı gerektiren ve bağımsız, organik ayrı bir bünyesi olan tali ceza davaları, üstü örtülü bir biçimde düzenlenmiş bulunmaktadır. Burada söz konusu edilen, bir suç isnadının araştırılması ve karşılığı müeyyidelerin sanık hakkında doğrudan uygulanması biçiminde olmayan, bir suç dolayısı ile ceza yargılaması makamlarından bir karar alınması için yapılan başvurudur. Hakimin reddi müessesesi bu talî ceza davalarından birini oluşturmaktadır. Hakimin kendiliğinden çekinmesinde ise, red davasının bizzat kendisi tarafından açıldığından söz edilebilir. Bu tür işlemlerde mahkemelerin Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yetkisinin bulunup bulunmadığı öncelikle incelenerek bir sonuca bağlanmalıdır. Olayda, hakim görevini yapmaktan çekinme kararı almış, bu suretle öğretide "hadise muhakemesi" denilen talî ceza davası açılmıştır. Yetkili merci, hakimin çekinmesini yerinde görmemiş, kararına karşı da kanun yoluna başvurulmuştur. Şu halde, ortaya çıkan tali ceza davasını, Anayasanın 152. maddesi kapsamına giren bir dava alarak kabul etmek gerekir. Çünkü, genel anlamda dava; yasalarda gösterilen yöntemlere uyularak yargı yerlerine getirilen işlerden ve orada çözümü gereken uyuşmazlıklardan oluşmaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, cezaların yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkan talî ceza davasının varlığını ve buna göre yapılmış başvuruyu kabul etmiştir (13/3/1979 günlü; E. 1978/67, K. 1979/14 sayılı karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 17, sh. 100 - 124) . Öte yandan, itiraz konusu yasa kuralının, hakimin görevini yapmaktan çekinmesi dolayısıyle oluşan tali ceza davasında uygulanacak kural olduğu da belirgin bir biçimde ortadadır. Ancak, söz konusu kural, çekinmenin yerinde olup olmadığını inceleyen Mersin ve itiraz üzerine konuyu karara bağlayan Tarsus Ağır Ceza Mahkemelerince uygulanmıştır. Çekinen hakimin baktığı davada, onun tarafından uygulanan bir kural olmadığı gibi çekinen hakim, yasa gereği olarak, kararının yetkili mercilerce incelenmesi sırasında itiraz konusu yasa kuralının Anayasa'ya aykırı olduğunu öne sürmemiştir. Adları geçen mahkemeler de Anayasaya aykırılık savıyle kendiliğinden Anayasa Mahkemesi'ne başvurmamışlardır. Kaldı ki, ortaya çıkan talî ceza davası da sona ermiş durumdadır ve iş karara bağlanmış bulunmaktadır. Bu nedenlerle, başvurunun itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine karar verilmek gerekir. V - SONUÇ : 1) Olayda, Anayasanın 152. ve 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 28. maddesinin son fıkrasındaki "Anayasa Mahkemesi'nin işin esasına girerek verdiği red kararının yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe, aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasiyle tekrar başvurulamaz" hükümlerinin uygulanmasına yer bulunmadığına, Muammer Turanın karşıoyuyla ve oyçokluğuyla, 2) Anayasaya aykırılığı ileri sürülen 4 Nisan 1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 5/3/1973 günlü, 1696 sayılı Kanun'la değişik 29/1. maddesi hükmüne göre oluşan anlaşmazlık gözüme bağlanmış ve itiraza konu edilen Kanun hükmü böylece uygulanarak gereği yerine gelmiş bulunduğundan ve Anayasa'nın 152., 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 28. maddeleri de, Anayasaya aykırılık iddiasıyla ancak bakılmakta olan bir davanın geri bırakılmasına yetki vermiş olup, kesin yargı kararlarının ertelenmesine olanak tanımadığından, başvurunun itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine, varılan sonuca göre, dosyanın olduğu gibi yollanmış olması üzerinde durulmasına yer olmadığına, oybirliğiyle, l1/12/1984 gününde karar verildi. Başkan Ahmet H. Boyacıoğlu Başkanvekili H. Semih Özmert Üye Necdet Darıcıoğlu Üye Kenan Terzioğlu Üye Yekta Güngör Özden Üye Orhan Onar Üye Muammer Turan Üye Mehmet Çınarlı Üye Servet Tüzün Üye Mahmut C. Cuhruk Üye Osman Mikdat Kılıç KARŞIOY YAZISI İtiraz konusu olayın benzeri hakkında verilmiş olan ve 11/6/1984 günlü, 18428 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan, Anayasa Mahkemesi'nin 28/4/1983 günlü 4/6 sayılı red kararı bulunduğundan; bu başvurunun Anayasanın 152 nci maddesinin son fıkrası gereğince reddedilmesi düşüncesiyle, karara karşıyım. Üye Muammer TURAN
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/11 K. 1984/11İtirazın Konusu: : 27/2/1980 günlü, 2269 sayılı Vakıflar Genel Müdürlüğü 1980 Yılı Bütçe Kanunu'nun 6. maddesinin Anayasanın 87. ve 161. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptaline karar verilmesi istenmiştir. I -
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/4 K. 1984/9İtirazın konusu: : 17 Şubat 1926 günlü, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin 506. maddesinin Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülerek iptali istenmiştir. I -
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/8 K. 1984/10İtirazın Konusu: : 9/6/1932 günlü, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 18/2/1965 günlü, 538 sayılı Kanun ile değişik 178. maddesinin Anayasa'ya aykırılığı nedeni ile iptaline karar verilmesi istemidir. I -
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/13 K. 1984/8YOK
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/7 K. 1984/7YOK
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/5 K. 1984/6YOK
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/3 K. 1984/4İTİRAZIN KONUSU : 16/4/1952 günlü, 5917 sayılı Gayrimenkule Tecavüzün Def'i Hakkındaki Kanun'un 3. maddesinde yer alan "Tecavüz eden; gayrımenkul üzerinde tercihe şayan bir hakkı olduğunu iddia etse bile ait olduğu mahkemeye müracaat eylemesi' lüzumu kendisine tebliğ olunur. Bu hal, tarafların mahkemeye müracaatla ref'iyet veya mülkiyet davaları açmalarına mani olmaz hükmünün Anayasanın 35. maddesine aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istenmiştir. I - OLAY Taşınmaza tecavüzü Iğdır Kaymakamlığı'nca, 5817 sayılı Yasaya göre def ve taşınmaz zilyedine teslim edildikten sonra yeniden tecavüzde bulunma eyleminden dolayı sanık hakkında, Cumhuriyet Savcılığınca 5917 sayılı Yasanın 7/1. fıkrası uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan ve Iğdır Sulh Ceza Mahkemesi'nin 1983/242 esas sayısını alan kamu davasının duruşması sırasında Mahkeme, 5917 sayılı Yasanın 3. maddesini Anayasaya aykırı görerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına ve duruşmanın geri bırakılmasına karar vermiştir. III - YASA METİNLERİ : A) İptali istenilen Yasa hükmü : 16/4/1952 günlü, 5917 sayılı Gayrımenkule Tecavüzün Def'i Hakkındaki Kanun'un 3. maddesi şöyledir : "Madde 3 - Tecavüz eden; gayrimenkul üzerinde tercihe şayan bir hakkı olduğunu iddia etse bile ait olduğu mahkemeye müracaat eylemesi lüzumu kendisine tebliğ olunur. Bu hal, tarafların mahkemeye müracaatla ref'iyet veya mülkiyet davaları açmalarına mani olmaz." B) Dayanılan Anayasa kuralı : "Madde 35 - Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." IV - İLK İNCELEME : Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 15. maddesi uyarınca, Ahmet H. Boyacıoğlu, H. Semih Özmert, Necdet Darıcıoğlu, Hüseyin Karamüstantikoğlu, Kenan Terzioğlu, Yılmaz Aliefendioğlu, Yekta Güngör Özden, Orhan Onar, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı, Selahattin Metin, Servet Tüzün, Mahmut C . Cuhruk, Osman Mikdat Kılıç ve Mithat Özok'un katılmalarıyla 27/3/1984 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında aşağıdaki sorunlar üzerinde durulmuştur. Anayasanın 152. ve 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasanın 28. maddeleri uyarınca, bir davaya bakmakta olan mahkemenin, o davada uygulanacak yasa hükümlerimi Anayasaya aykırı görmesi ya da taraflardan birinin o doğrultudaki savının ciddi olduğu kanısına varması durumlarında Anayasa Mahkemesi'ne başvurma yetkisi bulunmaktadır. Buna göre, bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilmesi için, elinde bakmakta olduğu bir davanın bulunması ve iptalini istediği hükmün de o davada uygulanma durumunda olması gerekmektedir. 5917 sayılı Yasanın 7/1. maddesi uyarınca, cezalandırılma istemiyle, yöntemine uygun biçimde görevli mahkemede bir kamu davasının açılmış bulunmasına, görevli mahkemece yapılacak işlemin, yargılama evresini tamamlayarak, sanığın üzerine atılan suçu işleyip işlemediği konusunda bir sonuca. varmaktan ibaret olduğuna göre, görülmekte olan bu işi bir dava olarak kabul etmekte duraksanamaz. İtiraz konusu kuralın bu davada uygulama niteliği taşıyıp taşımadığı sorununa gelince : Bu sorunun çözülebilmesi için, dava konusunun ve ilgili yasal dayanakların ayrıntılarıyla saptanması gerekmektedir. Açılan davada şikayetçi, 5917 sayılı Yasa hükümleri uyarınca, Kaymakamlığa yapmış olduğu başvuruda; ötedenberi yol olarak kullandığı taşınmaza, sanığın müdahale ederek, istifadesini önlediğini, başkaca yolu da bulunmadığından vaki tecavüzün def'edilmesini istemiştir. Kaymakamlıkça görevlendirilen tahkik memurlarının düzenlediği fezlekede; nizalı taşınmaz malın, sanığın tapulu tarlası içerisinde kaldığı, ancak, uzun süredenberi de müşteki tarafından yol olarak kullanılageldiği, başkaca geçit yerinin de olmadığı, bu nedenlerle tecavüzün men'ine karar verilmesi gerektiği bildirilmiş, Kaymakamlık da aynı doğrultuda işlem yapılmasını karar altına almıştır. Kararda, ayrıca, sanığın, üstün hak iddiasında bulunması halinde, adli yargı mercilerine başvurabileceği hususuna da yer verilmiş ve bu karar 18/6/1981 tarihinde sanığa tebliğ edilmiştir. Kararın gereği mahallinde aynı gün yerine getirilmiştir. Bu işlemlerden bir süre sonra, sanığın aynı yere, yeniden tecavüz ettiği tesbit edilerek bu tecavüzü, ı2/5/1983 tarihinde ikinci kez def'edilmiş ve sanık hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Sonuçta, 5917 sayılı Yasanın 7/1. maddesi uyarınca, cezalandırılma istemiyle açılan kamu davasının yargılaması sırasında, Mahkeme, Yasanın 3. maddesinin Anayasaya aykırı olduğu savıyla doğrudan Anayasa Mahkemesi'ne başvurma kararı almıştır. Eşyalar üzerinde fiili kudret kullanmak, onları bu suretle hakimiyet altında bulundurmak, onlardan iktisaden faydalanmak ve onları kullanmakla ilgili her türlü maddi ve hukuki fiilleri icra etmek olarak tanımlanan zilyetliğin korunma yollarından birisi de zilyetliğin idari yoldan himayesidir. Yurdumuzdaki anlaşmazlıkların ve bu anlaşmazlıkların neden olduğu olayların büyük bir bölümünün gayrımenkullere vaki tecavüzler nedeniyle meydana geldiğini nazara alan Kanun Koyucu 5917 sayılı Kanun hükümlerini düzenleyerek, bunları önlemek ve bu yüzden doğan anlaşmazlıkların süratle halledilmesini sağlamak amacı ile taşınmaz'ara yönelik tecavüzlerin idari makamlarca giderilerek anlaşmazlıkların yargı mercilerinin önüne götürülmesi suretiyle fiili olayları önlemek ve böylece asayişin korunmasını sağlamak istemiştir. Anılan Yasanın amacı ve kapsamı hakkındaki düşünce ve görüşler, yasa teklifi gerekçesinde İçişleri ve Adalet Komisyonu raporlarında ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki görüşmelerde şu biçimde açıklanmaktadır : Yurdumuzda taşınmaz malların ve özellikle arazinin sınırları uyuşmazlıkları önleyecek surette belli edilmemiş olduğundan ötedenberi tecavüz ve müdahaleler olagelmektedir. Bu hal, asayiş ve emniyeti bozmakta, hatta can kaybına bile sebep olmaktadır. Onun için gerek bu türlü tecavüzleri hemen önlemek, gerekse bozulan emniyet ve asayişi yeniden sağlamak amacıyla idare amirlerine, mülkiyet haklarına dokunmama, Medeni Kanun hükümleri tamamıyla, saklı kalmak üzere gerçek veya tüzel kişilerin ellerinde bulundurdukları taşınmaz mallara yapılacak tecavüzleri önlemek yetkisi verilmiştir. Bu yetki, h İdare Kanunu ile idare amirlerine verilen güvenliği sağlama ve önleyici zabıta tedbirleri alma görevlerini de kolaylaştırır. Bu konuda yapılacak soruşturma ve verilecek kararlar, adli kazada bir delil olamıyacaktır. Amaç, sadece şahısların kendiliğinden hak almalarını önleyici ve asayişin bozulmamasını sağlayıcı tedbir almaktır. (Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi Dönem : 9, Cilt : 9, Toplantı : 1, 105. Birleşim Cilt : 12, Toplantı : 2, 29 uncu Birleşim, Cilt : 14, Toplantı : 2, 55 inci Birleşim, Cilt : 14, Toplantı : 2, 62 nci Birleşim) . İdare amirleri tarafından verilen bu kararların, idare hukukuna göre alınan bir idare önlemi olduğunda kuşku yoktur. İdarenin sürekli, köklü karar ve işlemlerinin yanında, kesin ve yerine getirilmesi zorunlu önlem niteliğindeki karar ve işlemleri de vardır. Bu gibi idari tasarruflara karşı açılacak davaların (yetki, şekil, sebep, konu ve maksat) yönlerinden incelenip karara bağlanmasının da idari yargının görevi içerisinde olduğu doğaldır. Oysa bu konuda bir dava da açılmış değildir. Öte yandan; 5917 sayılı Yasa hükümleri, tercihe şayan hakların bulunduğu iddiasıyla açılan davalarda hukuk mahkemelerinin görevlerine bir sınırlama da getirmemektedir. Ayni veya şahsi hak iddiasında bulunan taraf her zaman ait olduğu hukuk mahkemesine başvurma imkanına sahiptir ve esasen Kanunun güttüğü amaç da eyleme gitmeden ihtilafı mahkemenin önüne götürmektir. Sözü edilen Yasanın Ceza yaptırımını oluşturan 7. maddesiyle güdülen amaç ise kanunun iradesini hakim kılmak, aksine davranışların yaptırımını oluşturmaktır. İtirazcı Mahkeme ise, 5917 sayılı Yasanın ceza yaptırımı ile ilgili hükmüne dayanılarak açılan bir kamu davasının yargılama evresinde; aynı Yasanın 3. maddesinde yer alan "Tecavüz eden; gayrımenkul üzerinde tercihe şayan hakkı olduğunu iddia etse bile ait olduğu Mahkemeye müracaat eylemesi lüzumu kendisine tebliğ olunur. Bu hal, tarafların mahkemeye müracaatla ref'iyet veya mülkiyet davaları açmalarına mani olmaz hükmünün Anayasa'ya aykırılığından söz ederek Anayasa. Mahkemesi'ne başvuru kararı almıştır. Mahkemenin önüne getirilen tir kamu davasıdır ve yasa hükmünü ihlal eden eylemin cezalandırılması istemiyle açılmıştır. Ceza hakiminin bu davayı mülkiyet veya ref'iyet davası olarak görmesi ve karara bağlaması düşünülemez. İtirazcı mahkemenin bakmakta olduğu kamu davasının sonuçlandırılmasında ön planda tutulması gereken yasa kuralları ise, Yasanın 1, 5. ve 7. maddelerinde belirlenmiştir. Anayasa'ya aykırılığı öne sürülerek iptali istenen 3. maddenin ise, gerek suçun oluşumunda gerekse yargılamanın sonuçlandırılmasında etkisi söz konusu değildir. Anılan kural, üstün hak iddiasında bulunan mütecavizin, ait olduğu mahkemeye başvurması için, idareye; tebliğ yükümlülüğü getirmekte ve ayrıca, tarafların her zaman mahkemeye başvurarak mülkiyet veya ref'iyet davaları açabileceklerini kabul etmektedir. Bu durumda söz konusu 3. madde hükmü, ceza mahkemesinin tamamen görev alanı dışında kalmakta; henüz, suç ve buna bağlı olarak kamu davasının oluşmadığı bir evrede uygulanma durumunda bulunmaktadır. Bu itibarla, itirazcı mahkeme tarafından iptali istenilen 5917 sayılı Yasanın 3. maddesinin bu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, başvuru, mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddedilmelidir. H. Semih Özmert ve Servet Tüzün bu görüşe katılmamışlardır. V - SONUÇ : 18/4/1952 günlü, 5917 5ayılı Gayrımenkule Tecavüzün Def'i Hakkındaki Yasanın itiraz konusu 3. maddesinin bakılmakta olan davada uygulanma durumunda bulunmadığından başvurunun, itirazcı mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine; H. Semih Özmert ve Servet Tüzün'ün karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla, 27/3/1984 gününde karar verildi. Başkan Ahmet H. Boyacıoğlu Üye H. Semih Özmert Üye Necdet Darıcıoğlu Üye Hüseyin Karamüstantikoğlu Üye Kenan Terzioğlu Üye Yılmaz Aliefendioğlu Üye Yekta Güngör Özden Üye Orhan Onar Üye Muammer Turan Üye Mehmet Çınarlı Üye Selahattin Metin Üye Servet Tüzün Üye Mahmut C. Cuhruk Üye Osman Mikdat Kılıç Üye Mithat Özok KARŞIOY YAZISI Çekişme konusu yerin sanığın tapulu tarlası içinde kaldığı, tapulama sırasında müştekinin malik olduğu parsel yararına geçit hakkı tesis edilmediği halde bu hususlar gözönünde tutulmadan, kaymakamlık makamınca tecavüzün men'ine karar verildiği; böylece, idari bir tasarrufla Anayasa'nın 35. maddesinin güvencesi altında bulunan mülkiyet hakkının sınırlandırıldığı; bu nedenler1e 5917 sayılı Gayrımenkule Tecavüzün Def'i Hakkında Kanun'un 3. maddesinin iptaline karar verilmesi, Iğdır Sulh Ceza Mahkemesince talep edilmiştir. Mahkemece söz konusu kanunun 3. maddesinin iptaline karar verilmesi istenilmekte ise de başvurunun esasını, tapuya kayıtlı bir taşınmaz mal üzerindeki mülkiyet hakkının idari bir tasarrufla men edilmesi teşkil etmektedir. Böyle olunca, iddia, kanunun kurmuş olduğu sistemi ilgilendirdiğinden anılan itirazın vanit olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir. Mahkemece zuhulen 3 maddenin iptalinin istenmiş olması itirazın reddi için bir neden sayılmamalıdır. Bu bakımdan çoğunluğun görüşüne katılmıyorum. Başkanvekili H. Semih Özmert KARŞIOY YAZISI Sanık hakkında, Cumhuriyet Savcılığınca 5917 sayılı Yasanın 7/1. maddesinin uygulanması istemiyle açılan kamu davasında, sözü edilen maddedeki suç unsurlarının mevcut olup olmadığı sonucuna varılabilmek için mahkemece, 5917 sayılı Yasanın 3. maddesi gereğince "mahkemeye müracaatla ref'iyet veya mülkiyet davası açma" hakkını haiz olan sanığa aynı maddenin birinci fıkrasına uygun bir şekilde tebligat yapılmış olup olmadığının incelenmesi gerektiğine ve bu durum muvacehesinde de bu yasa maddesinin itirazcı mahkemece uygulanma durumunda bulunduğunun kabulü ile işin esasının incelenmesi gerekir. Bu nedenle davanın reddine ilişkin çoğunluk görüşüne karşıyım. Üye Servet Tüzün
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1983/12 K. 1984/5İtirazın Konusu: : 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 20. ve 70. maddelerinin Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırılığı iddiası ile iptal edilmeleri istemine ilişkindir. I -
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/2 K. 1984/3DAVANIN KONUSU : Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkındaki Kanunun 2 nci ve 23 üncü maddesinin bazı fıkra ve hükümleri ile Geçici 5 inci maddenin tamamı ve 7 nci maddenin 1 nci ve 35 inci maddenin 2 nci fıkralarının iptali talebinden ibarettir.
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1984/1 K. 1984/2İptal Davasının Konusu: : 18/1/1984 günlü, 2972 sayılı "Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun"un 2, 11, 14, 23, 35, Geçici 3, Geçici 5. ve Geçici 7. maddelerinde yer alan kimi hükümlerin Anayasa'nın 2, 10, 13, 31, 67/1-2, 68/2. ve 91/1-2. maddelerine aykırı olduğu öne sürülerek iptaline karar verilmesi istenmiştir. II - YASA METİNLERİ : 18/1/1984 günlü, 2972 sayılı Kanunun iptali istenilen hükümlerini içeren maddeleri şöyledir : "MADDE 2 - Mahalli idareler seçimleri serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır" "MADDE 11 - Herhangi bir sebeple, eksik aday göstermiş olan siyasi partilerin ilçe başkanlıklarına; ilçe seçim kurulu tarafından bu eksiğin tamamlanması gereği tebliğ olunur. İlgili parti teşkilatı, bu tebliğden itibaren beş gün içinde aday listesini tamamlayamazsa, o parti o seçim çevresinden, eksik liste ile ilgili, seçime katılamaz. Siyasi partilerin merkez karar ve yönetim kurulları; süreyi geçirmemek amacı ile eksik listeyi tamamlama yetkisini önceden ilçe idare kurallarına verebilir" MADDE 14 - Adaylıkların geçici olarak ilanından itibaren iki gün içinde ilçe seçim kuruluna itiraz edilebilir. İtirazlar, ilçe seçim kurulunca en geç iki gün içinde karara bağlanır. İlgililer kararlara kaşı iki gün içinde, il seçim kuruluna itiraz edebilirler. İl seçim kurulu bu itirazları en çok iki gün içinde kesin olarak karara bağlar. Siyasi partilerin aday listelerinde, yapılan itirazlar üzerine eksiklik husule geldiği takdirde, ilçe seçim kurulunun tebliğinden itibaren beş gün içinde bu eksiklikler tamamlanır. Aksi takdirde siyasi partiler o seçim çevresinde listelerinin eksik kaldığı seçime katılma hakkını kaybederler" "MADDE 23 - a) Siyasi partilerin ve bağımsız adayların elde ettikleri il genel meclisi ve belediye meclisi asıl üye sayısı aşağıdaki şekilde hesaplanır : Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oy toplamının onda birine tekabül eden sayı, bütün partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayısından ayrı ayrı çıkarılır. Bu çıkarmadan sonra geriye oyu kalmayan siyasi partiler ve bağımsız adaylar üye tahsisinde hesaba katılmaz. Yapılan çıkarmadan sonra geriye oyu kalan siyasi partilerin ve bağımsız adayların isimleri alt alta, kalan oyları da hizalarına yazılır. Bu sayılar önce bire, sonra ikiye, sonra üçe şeklinde devam edilmek suretiyle o seçim çevresinin çıkaracağı asıl üye sayısına ulaşıncaya kadar bölünür. Elde edilen paylar, siyasi parti ayırımı yapılmaksızın en büyükten en küçüğe doğru sıralanır. Belediye ve il genel meclisi üye tamsayısı kadar üyelikler, bu payların sahibi olan siyasi partilere ve bağımsız adaylara, sayıların büyüklük sırasına göre tahsis olunur. Son kalan asıl üyelikler için birbirine eşit rakamlar bulunduğu takdirde bunlar, aralarında ad çekmek suretiyle, tahsis yapılır. b) Siyasi parti adaylarından seçilenler aşağıdaki şekilde tespit edilir : İlçe seçim kuruluna verilen aday listesindeki sıra, seçimlerde siyasi partilerin kazandıkları il genel veya belediye meclisi asıl üyeliklerinin tespitine esas olur. Büyük şehir belediye başkanlığını kazananlara il seçim kurulları, diğer kazananlara ilçe seçim kurulları tarafından tutanakları verilir. İl seçim kurulu başkanı büyük şehir belediye başkanlığına seçileni, ilçe seçim kurulu başkanı da belediye başkanlığı, belediye meclis üyelikleri ve il genel meclis üyeliklerine seçilenleri gösteren tutanağın bir suretini o seçim çevresinde derhal alışılmış usullerle ilan ettirir, bir suretini de bir hafta süre ile seçim kurulu kapısına astırır. c) Yedek üyelikler için de (a) ve (b) bentleri hükümleri uygulanır. Siyasi partilerin kazandıkları yedek üyeler, asıl üyeliğe seçilenlerden sonra gelen isimden itibaren sıra ile tespit olunur" "MADDE 35 - Mahalli idareler seçimlerinde propaganda 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümlerine Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun dairesinde serbesttir. Ancak 298 sayılı Kanunun 52-55 inci maddeleri ile düzenlenen radyo ve televizyonda propagandaya ilişkin hükümleri, 52 nci maddenin son bendi hariç, bu seçimlerde uygulanmaz" "GEÇİCİ MADDE 3 - Bu Kanun yürürlüğe girdikten sonra, yapılacak ilk mahalli idareler seçimlerinde, siyasi partilerin aday tespiti için ön seçim yapılmaz. Bu seçime mahsus olmak üzere siyasi partiler, adaylarını aşağıdaki usullere göre tespit ederler : Büyük şehir belediye başkanı adayları siyasi partilerin genel merkez karar ve yönetim kurullarınca tespit edilir. İllerde : İl merkezi belediye başkanı ile belediye meclisi üyeleri, merkez ilçe beldelerinin belediye başkanları ile belediye meclisi üyeleri; merkez ilçeye isabet eden, il genel meclisi üyeleri adaylarını, siyasi partilerin il ve merkez ilçe idare kurulları birlikte toplanarak; İlçelerde : İlçe belediye başkanı ile belediye meclisi üyeleri; ilçe beldelerinin belediye başkanları ile belediye meclis üyeleri; ilçe seçim çevresine isabet eden il genel meclisi üyeleri adaylarını, siyasi partilerin ilçe idare kurulları toplanarak; Belirleyip, genel merkez karar ve yönetim kurulunun tensip ve tasdikine sunarlar. Merkez karar ve yönetim kurulunun, her listeyi aynen kabul veya değiştirerek tasdik etmesi ile adaylar tespit olunur" "GEÇİCİ MADDE 5 - Bu kanunda seçim usul ve esasları hükme bağlanan büyük şehir yönetiminin hukuki statüsü, bu Kanunun yürürlüğünü takip eden ilk seçimin oy verme gününden önce, 17/6/1982 gün ve 2680 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Kuruluş, Görev ve Yetkilerinin Düzenlenmesi ile ilgili Yetki Kanununda belirtilen esas ve usullere uygun olarak çıkarılacak kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenir" "GEÇİCİ MADDE 7 - Bu Kanunun yürürlüğe girmesini takip eden ilk mahalli idareler seçiminde oy verme günü 25 Mart 1984 tarihidir. Seçim döneminin başlangıç tarihi Yüksek Seçim Kurulunca, yukarıdaki fıkrada belirtilen oy verme günü esas alınarak tespit ve ilan edilir. Yüksek Seçim Kurulu, bu seçimlere mahsus olmak üzere, bu Kanun ile 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun seçimlere ilişkin olarak tespit ettiği süreleri kısaltarak uygular" III - DAYANILAN ANAYASA KURALLARI : "MADDE 2 - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir" "MADDE 10 - Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar" "MADDE 13 - Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir. Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzenin gereklerine aykırı olamaz ve öngördükleri amaç dışında kullanılamaz. Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir. MADDE 31 - Kişiler ve siyasi partiler, kamu tüzel kişilerinin elindeki basın dışı kitle haberleşme ve yayım araçlarından yararlanma hakkına sahiptir. Bu yararlanmanın şartları ve usulleri kanunla düzenlenir. Kanun, 13 üncü maddede yer alan genel sınırlamalar dışında bir sebebe dayanarak, halkın bu araçlarla haber almasını, düşünce ve kanaatlere ulaşmasını ve kamuoyunun serbestçe oluşmasını engelleyici kayıtlar koyamaz. "MADDE 67 - Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına. katılma hakkına sahiptir. Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Yirmibir yaşını dolduran her Türk vatandaşı, seçme ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir. Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir. Silah altında bulunan er ve erbaşlarla, askeri öğrenciler, ceza ve tevkif evlerinde bulunan tutuklular ve hükümlüler oy kullanamazlar" "MADDE 68 - Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır. Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler. Siyasi partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz. Siyasi partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar. Hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasi partilere giremezler" "MADDE 91 - Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez. Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir. Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz. Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süresi bitimine kadar devam ettiği de belirtilir. Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır. Kanun hükmünde kararnameler, Resmi Gazete'de yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki bir tarih de gösterilebilir. Kararnameler, Resmi Gazete'de yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur. Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedilikle görüşülür. Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmi Gazete'de yayımlandığı gün yürürlüğe girer. IV - İLK İNCELEME : 1 - Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca, Ahmet H. BOYACIOĞLU, H. Semih ÖZMERT, Necdet DARICIOĞLU, Nahit SAÇLIOĞLU, Hüseyin KARAMÜSTANTİKOĞLU, Kenan TERZİOĞLU, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Yekta Güngör ÖZDEN, Orhan ONAR, Muammer TURAN, Mehmet ÇINARLI, Selahattin METİN, Servet TÜZÜN, Mahmut C. CUHRUK ve Osman Mikdat KILIÇ'ın katılmalarıyla 31/1/1984 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında : Kimi hükümlerinin Anayasaya aykırılığı iddiasıyla iptali dava edilen 18/1/1984 günlü, 2972 sayılı Mahalli İdareler ite Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun'un 18/1/1984 günlü, 18285 Mükerrer sayılı Resmi Gazete'de yayımlandığı, dava dilekçesinin 25/1/1984 gününde Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğince kaleme havale edilerek 1984/1 esas sayısını aldığı; 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasanın 27. maddesi gereğince davanın bu tarihte ve süresi içinde açıldığı; Halkçı Parti Anamuhalefet Partisi olup grup genel kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğu ile davanın açılmasına, karar aldığı, böylece dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine; Selahattin METİN'in, dava dilekçesinde sözü edilen ve iptali istenen Yasanın 23. maddesinin (a) bendi dışında gerekçe gösterilmediğinden bu eksikliğin giderilmesi için 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasanın 27. maddesinde öngörülen hükümlerin işletilmesi gerektiği yolundaki karşıoyuyla ve oyçokluğuyla, dava konusu 2972 sayılı Kanun'un Geçici 3. maddesinin dördüncü fıkrasının iptalinin dava edilmiş olduğuna oybirliğiyle karar verilmiştir. 2 - Davanın özelliği dolayısıyla gündem düzenlenmesi işini görüşmek üzere Anayasa Mahkemesinin 21/2/1984 günündeki toplantısına H. Semih ÖZMERT, Necdet DARICIOĞLU, Nahit SAÇLIOĞLU, Hüseyin KARAMÜSTANTİKOĞLU, Kenan TERZİOĞLU, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Yekta Güngör ÖZDEN, Orhan ONAR, Muammer TURAN, Mehmet ÇINARLI, Selahattin METİN, Servet TÜZÜN, Mahmut C. CUHRUK, Osman Mikdat KILIÇ ve Mithat ÖZOK katılmışlardır. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 33. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca gündemin, toplantı gününden en az on gün önce üyelere dağıtılması zorunludur. Ancak ivedi durumlarda bu süre Mahkemece kısaltılabilir. İçtüzüğün 16. maddesinde de raportörler tarafından hazırlanan raporun bir örneğinin gündemin dağıtılmasından en az on gün önce üyelere verileceği yazılıdır. Bu iki madde birbirine paralel düzenlenmiş olup raporun dağıtılması ile toplantı günü arasında on günlük bir sürenin olması gerekmektedir. İvedi durumlarda Mahkeme bu süreyi kısaltabilir. Anayasaya uygunluk denetimine konu olan 18/1/1984 günlü, 2972 sayılı Kanun hükümlerine göre mahalli idareler organlarının seçimi 25 Mart 1984 tarihinde yapılacaktır. Seçime kısa bir süre kaldığından Mahkeme konunun özelliğini dikkate alarak bu yetkisini kullanmak suretiyle sürenin kısaltılmasını ve davanın bir an önce sonuçlandırılmasını uygun bulmuştur. H. Semih ÖZMERT, Necdet DARICIOĞLU, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Yekta Güngör ÖZDEN, Mehmet ÇINARLI ve Selahattin METİN Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün esasa ilişkin raporların gündemin dağıtılmasından en az on gün önce üyelere verilmesine ilişkin 16. maddesi kuralının olayda gözönünde tutulması gerektiği, bu sürenin Mahkemece kısaltılmasına olanak bulunmadığı; İçtüzüğün 33. maddesine göre gündemin toplantı gününden en az on gün önce üyelere dağıtılması gerekmekte ise de aynı maddeye göre acele hallerde bu sürenin Mahkemece kısaltılabileceği; bu nedenle sözkonusu 16. maddedeki süreye uyulmadan toplantı gününün saptanamayacağı, yolundaki karşıoylarıyla bu görüşe katılmamışlardır. SONUÇ: 1 - İçtüzükteki 16. ve 33. maddelerde öngörülen sürelerin aynı olduğuna, H. Semih ÖZMERT, Necdet DARICIOĞLU, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Yekta Güngör ÖZDEN, Mehmet ÇINARLI ve Selahattin METİN'in karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla, 2 - Sürenin kısaltılmasına ve davanın esasının 28/2/1984 Salı günü saat 1000'da incelenmesine oybirliğiyle 21/2/1984 günü karar verilmiştir. V - ESASIN İNCELENMESİ : Davanın esasına ilişkin rapor, dava dilekçesi, iptali istenen 18/111984 günlü, 2972 sayılı "Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetler Seçimi Hakkında Kanun" hükümleri, Anayasanın konuya değinen maddeleri, bunlarla ilgili yasama belgeleri, konu ile ilgili öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü : A - Kanunun 2 ve 23. maddeleri yönünden inceleme : 1) Maddelerin anlam ve kapsamı : 2972 sayılı Kanunun "Seçim sistemi ve usulü" başlığını taşıyan 2. maddesinde : "Mahalli idareler seçimleri serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır" denilmiş, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeliklerine seçilenlerin tespiti başlığını taşıyan 23. maddesinde de, 2. maddede yer alan onda birlik barajın nasıl uygulanacağı gösterilmiştir. Maddenin bu uygulamaya esas alan (a) bendinin birinci, ikinci ve üçüncü paragrafları aynen şöyledir : "Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oy toplamının onda birine tekabül eden sayı bütün partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayısından ayrı ayrı çıkarılır. Bu çıkarmadan sonra geriye oyu kalmayan Siyasi Partiler ve bağımsız adaylar üye tahsisinde hesaba katılmaz. Yapılan çıkarmadan sonra geriye oyu kalan siyasi partilerin ve bağımsız adayların isimleri alt alta, kalan oyları da hizalarına yazılır. Bu sayılar önce bire, sonra ikiye, sonra üçe. şeklinde devam edilmek suretiyle o seçim çevresinin çıkaracağı asıl üye sayısına ulaşıncaya kadar bölünür. Elde edilen paylar, siyasi parti ayırımı yapılmaksızın, en büyükten en küçüğe doğru sıralanır. Belediye ve il genel meclisi üye tamsayısı kadar üyelikler, bu payların sahibi olan siyasi partilere ve bağımsız adaylara, sayıların büyüklük sırasına göre tahsis olunur. Son kalan asıl üyelikler için birbirine eşit rakamlar bulunduğu takdirde bunlar, aralarında ad çekmek suretiyle, tahsis yapılır. 2972 sayılı Kanunun yukarıda anılan 2 ve 23. maddeleri hükümleri birlikte incelendiğinde, seçim sisteminin ana ilkesini koyan 2. madde ile bu ilkenin nasıl uygulanacağını gösteren 23 maddenin bir bütün oluşturduğu görülmektedir. 2. maddenin ikinci fıkrasında hükme bağlanan "onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi" 23. maddedeki uygulamasıyla, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oy toplamının onda birine tekabül eden sayının, bütün partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayısından ayrı ayrı çıkarılmasını gerektirmekte ve bu çıkarmadan sonra geriye oyu kalmayan siyasi partiler ve bağımsız adaylar üye tahsisinde hesaba katılmamaktadır. Onda birlik indirimden sonra geriye oyu kalmayan siyasi parti ve bağımsız adayların üye tahsisinde hesaba katılmaması aynı zamanda onda birlik barajı da aşamamaları anlamına geldiğinden Kanun Koyucu'nun "baraj" sözcüğüne bu nedenle yer verdiği düşünülebilir: Konumuz açısından sistemin adından çok doğurduğu sonuçlar önem taşımaktadır. Getirilen bu yeni bir düzenleme ile bir seçim çevresinde en fazla oy alan siyasi partiye iki yönden yarar sağlandığı görülmektedir. Şöyle ki, seçime katılan siyasi partilerden onda birin altında oy alanlar ilk aşamada silinmekte, üyelikler bu miktarın üstünde oy alan siyasi partiler tarafından paylaşılmakta, bu paylaşma sırasında ise yapılan indirim nedeniyle büyük partilere aldıkları oyun üstünde bir avantaj sağlanmaktadır. 2) Anayasaya aykırılık sorunu : Dava dilekçesinde, söz konusu 2. ve 23. maddelerdeki kuralların 10/6/1983 günlü, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun öngördüğü "baraj sistemine benzer bir görünüm vermesine karşın ondan çok daha başka bir niteliğe sahip olduğu, Kanunda öngörülen bu barajın, siyasi parti ya da bağımsız adayın aldığı geçerli oyların değerlendirmeye girip girmeyeceğinin ötesinde bir işlevi bulunduğu ve bu şekliyle demokratik Devlette uygulanması olanaksız bir "oy imhası" haline geldiği, milletvekili seçiminde uygulanan ve farklı gerekçelere dayanan, tartışılabilir baraj sistemi mantığının yerel seçimlerde de geçerliliğini söylemenin yerinde olmadığı ve nispi temsile göre teşekkül etmiş mahalli meclislerde istikrarsızlık görülmediği, ortada böyle bir şikayet de bulunmadığı, getirilen sistemin mahalli idareler seçiminde istikrarsızlığa karşı bir önlem olarak ileri sürülmeyeceği; Yeni düzenleme ile Anayasanın 67. maddesinde yer alan "Seçme Hakkı"nı imha edilen oylar ölçüsünde ortadan kaldırdığı, "Seçilme Hakkı" konusunda da aynı gerekçenin dermeyan edilebileceği, Anayasamızın 13. maddesine göre, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve demokratik toplum düzeninin her şeyden önce seçme ve seçilme hakkına azami ölçüde saygı gösterilmesini gerektirdiği; Düzenlemenin Anayasanın 67. maddesinde yer alan "Seçimlerin Serbestliği" ilkesine aykırı olduğu, serbestlik ilkesinin sadece maddi ve fiili baskıları değil manevi baskı ve müdahaleleri de dışlayan bir kavram niteliğinde bulunduğu; Bu düzenleme, Anayasanın 67. ve ı0. maddelerinde yer alan "eşitlik" ilkesine aykırı düştüğü, geçerli oy toplamının onda birine tekabül eden sayının, partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayısından ayrı ayrı çıkarılmasının gerçekleşmiş iradeye ve kanunlara göre geçerli sayılmış oyların ayrı bir düzenlemeyle geçersiz sayılması gibi aykırı bir sonuç doğuracağı; Yine düzenlemenin Anayasanın 2. maddesinde yer alan "demokratik hukuk devleti" ilkesine ve 13. maddesinde yer alan temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı yolundaki temel ilkeye aykırı bulunduğu, demokratik hukuk devleti ilkesinin seçim yoluyla oluşturulacak meclislere halk iradesinin azami ölçüde yansımasını gerektireceği; Ayrıca, yasanın anılan hükümlerinin Anayasanın 68/2. maddesinde yer alan siyasi partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu hakkındaki ilkeye de aykırı bulunduğu, demokratik düzen seçmen iradesinin mümkün olan en yüksek oranda gerçekleşmesine ve siyasal partilerin bir engelle karşılaşmaksızın gelişmelerine olanak tanıyan bir rejim olması gerektiği, oysa getirilen bu hükümlerin partilerin gelişmesini engelleyecek nitelikte bulunduğu ve bu sınırlamada kamu yararı olduğunun da söylenemeyeceği; iddia edilmektedir. a) a1 - Anayasanın 87. maddesinin birinci fıkrasında vatandaşların kanunda gösterilen şartlara uygun olarak seçme ve seçilme hakkına sahip oldukları açıklanmış; seçme ve seçilme şartlarının Kanun Koyucu tarafından düzenleneceği belirtilmiştir. Ancak, bu düzenlemede Kanun Koyucuya sınırsız bir takdir hakkı tanınmamıştır. Gerçekten, aynı maddenin ikinci fıkrasında, seçimlerin serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yargı yönetim ve denetimi altında yapılacağı öngörülmüştür. O halde, bu esaslardan ayrılmamak şartıyle Kanun Koyucu uygun göreceği bir seçim sistemini kabul etmekte serbesttir. Eğer Anayasa Koyucu, belli ve değişmez bir sistemi öngörmüş olsaydı, böylesine önemli bir konuyu Anayasada buyurucu bir hükümle açıklard
Anayasa Mahkemesi · Norm denetimi
E. 1983/9 K. 1984/1İTİRAZIN KONUSU : 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemidir. I - OLAY : Sayıştay uzman denetçisi olan davacı, 4 Haziran 1979 - 30 Eylül 1979 tarihleri arasında saymanlık hesaplarının denetimi için, Erzurum ve Ağrı illerinde görevlendirilmiştir. Bu illerde 114 gün görev yaptıktan sonra Ankara'ya dönen davacı, gündeliğini, 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin o tarihte yürürlükte bulunan hükümlerine göre, aylık tutarının % 3,5'i üzerinden hesaplayarak, yolluk bildirimini düzenlemiştir. Sayıştay Başkanlığı, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında "1/3/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere ... her yıl Bütçe Kanunu ile saptanması gereken katsayı oran ve tutarlar (H) cetvelinde gösterilmiştir"denilmiş olmasını gözönünde tutarak, davacıya gündeliklerinin, Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinde yazılı asgari hadde göre hesaplamış olduğu miktarlar üzerinden ödenemeyeceğini bildirmiştir. Davacının Harcırah Kanununun 33. maddesinde yazılı asgari hadde göre hesapladığı gündeliği 442 lira olduğu halde, 1979 Yılı Bütçe Kanununa bağlı (H) cetvelinde, kendisinin durumunda olanlar için ödenmesi kabul edilen gündelik miktarı 225 liradır. Sayıştayin, harcırah avansının mahsubunu 442 lira gündelik üzerinden yapmayı reddedip, 225 lira üzerinden yapması sonucunda 24.738 liralık bir haktan yoksun kaldığını ileri süren davacı, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun, Anayasaya aykırı gördüğü 30. maddesinin 1. ve 3/c. fıkraları ile (H) cetvelinin 1/c - 2. bendi hükümlerinin iptalinin sağlanması ve 24.738 liralık gündelik farkının kendisine ödenmesine karar verilmesi için 10/4/1981 tarihli dilekçe ile Danıştay'a dava açmıştır. Davacı, Danıştay Onuncu Dairesinin istemin reddine ilişkin E: 1980/520, K: 1981/1021 sayılı kararına karşı, 4/9/1981 tarihli dilekçesi ile kararın düzeltilmesi isteminde bulunmuştur. İstemi yerinde gören Danıştay Üçüncü Dairesinin, sözü geçen kararı ortadan kaldırdıktan sonra, 28/12/1982 tarihli, E: 1982/5033 sayılı kararı ile, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hükmün o tarihte yürürlükte olan 334 sayılı TC.Anayasası'nın 126. maddesine aykırı bulunduğu yolundaki davacı iddiasının ciddi olduğu kanısına varmış ve anılan maddenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. III - YASA METİNLERİ : A - İtiraz konusu yasa hükmü : 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin, itiraz konusu hükmü de içeren birinci fıkrası şöyledir : "1/3/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere, bu madde ile aynı Yasanın 34., 35. ve 50. maddeleri uyarınca her yıl Bütçe Kanunu ile saptanması gereken katsayı, oran ve tutarlar, (H) cetvelinde gösterilmiştir. B - Anayasa Kuralları : 7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 16i. maddesinde şöyle denilmektedir : "Devletin ve kamu iktisadi teşebbüsleri dışındaki kamu tüzel kişilerinin harcamaları, yıllık bütçelerle yapılır. Mali yıl başlangıcı ile genel ve katma bütçelerin nasıl hazırlanacağı ve uygulanacağı kanunla belirlenir. Kanun, kalkınma planları ile ilgili yatırımlar veya bir yıldan fazla sürecek iş ve hizmetler için özel süre ve usuller koyabilir. Bütçe Kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz." I - İLK İNCELEME : Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca. Ahmet H. Boyacıoğlu, H. Semih Özmert, Nahit Saçlıoğlu, Hüseyin Karamüstantikoğlu, Osman Mikdat Kılıç, Mithat Özok, Kenan Terzioğlu, Orhan Onar, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı, Mahmut C. Cuhruk, Necdet Darıcıoğlu, Servet Tüzün, Yılmaz Aliefendioğlu ve Yekta Güngör Özden'in katılmalarıyla 7/6/1983 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında, Anayasa'ya uygunluk denetiminin 1961 ve 1982 Anayasalarından hangisine göre yapılması gerektiği üzerinde durulmuştur. Davacı, iptalini istediği yasa hükmünün olayın geçtiği tarihte yürürlükte bulunan 9/7/191 günlü, 334 sayılı T. C. Anayasası'nın 126. maddesine aykırı olduğunu ileri sürmüş, davaya bakmakta olan Danıştay Üçüncü Dairesi de bu iddiayı ciddi görerek konunun, Anayasa Mahkemesince, 1961 Anayasasına göre bir karara bağlanmasını istemiş ise de, işin Danıştay'daki evresinde 7/11/1982 günlü, 2709 sayılı yeni Anayasa yürürlüğe girmiş bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da açıklandığı gibi, Anayasalar, Devletin şeklini, temel yapısını, işlevini, vatandaşın temel hak ve özgürlükleriyle bunların sınırlandırış biçimini ve herkesin Devlete karşı görevlerini düzenleyen temel kurallar bütünüdür. Anayasal düzen bu temel kurallara göre somutlaşır. Anayasa'ya uygunluk denetimi yoluyla korunacak hukuki temel düzen yeni Anayasa düzenidir. Bu da ancak denetimde yeni Anayasa kurallarının esas alınmasıyla mümkün olabilir. Öte yandan, kanunların, zaman içinde uygulanmasında başkaca hüküm konulmuş olmadıkça, yürürlüğe girmesiyle birlikte derhal etkisini göstermesi kuraldır. Üstün bir hukuk normu olan ve uyulması zorunlu bulunan Anayasa hükümlerinin de yürürlük bakımından bu kurala bağlı oldukları açıktır. Bu düşüncelerle : 1 - İtiraza konu edilen yasa kuralı hakkında Anayasa'ya uygunluk denetiminin 1982 Anayasası kurallarına göre yapılması gerektiğine, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı ve Yılmaz Aliefendioğlu'nun karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla, 2 - Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının Sayıştay Denetçileri açısından incelenmesine oybirliğiyle, karar verilmiştir. V - ESASIN İNCELENMESİ : İşin esasına ilişkin rapor, başvuru kararı ve ekleri, Anayasa'ya aykırılığı öne sürülen yasa hükmü ve aykırılık savı ile ilgili Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri, öteki yasama belgeleri ve konu ile ilişkili bütün metinler okunduktan sonra, gereği görüşülüp düşünüldü : 10/2/1954 günlü, 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun, dava sırasında yürürlükte olan ve konu ile ilgili bulunan 33. maddesi şöyledir : "Bu Kanun gereğince, yurt içi yevmiyelerinin miktarı her sene Bütçe Kanunları ile tespit olunur. Ancak bu yevmiyeler : a) ...... b) Bu Kanuna tabi kurumlarca mıntıka merkezleri haricine vazife ile gönderilecek alelumun müfettiş ve müfettiş muavinleri ile ... senelik hesap tetkiki maksadıyla taşraya gönderilecek Divanı Muhasebat murakıp ve muavinleriyle Başvekalet Umumi Murakabe Heyeti uzman ve uzman muavinleri için -15 liradan aşağı olmamak kaydıyla- aylık veya ücret tutarlarının % 3,5'inden az ve % 7'sinden çok; olamaz." 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinde ise, 1/3/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere, bu madde ile aynı yasanın 34, 35 ve 50 nci maddeleri uyarınca her yıl Bütçe Kanunu ile saptanması gereken katsayı, oran ve tutarların (H) cetvelinde gösterilmiş olduğu yazılıdır. Aynı Kanuna bağlı (H) cetvelinde müfettişler ve gündelikleri bunlar gibi hesaplananlardan bir bölge veya Türkiye çapında denetim hizmeti yürütenler için, gündelik tutarı 225 lira olarak belirlenmiştir. 1979 yılında en alt derecedeki memurun aylık göstergesi 300, en yukarı derecedekinin ise 1200'dür. O yılın Bütçe Kanunu ile kabul edilen katsayı da 18 olduğundan, (H) cetveli ile verilen 225 lira gündelik, belli bir derecenin üstünde bulunanlar için, aylık tutarlarının % 3,5'inden daha az olmaktadır. 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinde, yurtiçi yevmiyelerinin miktarının her sene Bütçe Kanunu ile tespit edileceği kabul edilmiş ise de, bu yevmiyelerin aşağı ve yukarı sınırları ayrıca gösterilmiştir. 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinde, bu sınırların uygulanmayacağı belirtilmiş ve bu Kanuna bağlı (H) cetvelinde müfettişler ve gündelikleri bunlar gibi hesaplananlardan (bu arada Sayıştay Denetçi ve Denetçi Yardımcılarından) aylıkları belli bir derecenin üstünde bulunanlar için, Harcırah Kanunu ile kabul edilen aşağı sınırın altında bir yevmiye tespit edilmiştir. Harcırah Kanununa aykırı olarak Bütçe Kanunu ile yapılan bu düzenlemenin Anayasa'ya uygun olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir. Anayasa'nın 161. maddesinin son fıkrasında : "Bütçe Kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz denilmektedir. Danışma Meclisince kabul edilen Anayasa tasarısının bu maddeye tekabül eden 176. maddesinde, Bütçe Kanunu ile "Mevcut Kanunların hükümlerini açıkça veya dolaylı olarak değiştiren veya kaldıran hükümler" getirilemeyeceği ayrıca belirtilmişken, Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu'nca bu son hüküm tasarıdan çıkarılmıştır. Sözü geçen komisyonun değişiklik gerekçesinden, "Bütçe Kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz" denilmiş olmasının yeterli görüldüğü, bu hükmün başka bir hükümle açıklanmasına gerek olmadığı, böyle bir açıklama olmadan da Bütçe Kanunu ile mevcut kanunların hükümlerini değiştiren veya kaldıran hükümler getir ilmesine imkan bulunmadığı anlaşılmaktadır. Anayasa'nın 88. maddesinde, kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve Milletvekillerinin yetkili olduğu belirtilmiş, kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme usul ve esaslarının düzenlenmesi İçtüzüğe bırakılmış olduğu halde, 162. maddesinde Bütçe Kanunlarının hazırlanma ve görüşülmesi için özel bir usul getirilmiştir. Sözü geçen 162. maddede aynen şöyle denilmektedir : "Bakanlar Kurulu, genel ve katma bütçe tasarıları ile milli bütçe tahminlerini gösteren raporu, mali yıl başından en az yetmişbeş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar. Bütçe tasarıları ve rapor, kırk üyeden kurulu Bütçe Komisyonunda incelenir. Bu komisyonun kuruluşunda, iktidar grubuna veya gruplarına en az yirmibeş üye verilmek şartı ile, siyasi parti gruplarının ve bağımsızların oranlarına göre temsili gözönünde tutulur. Bütçe Komisyonunun ellibeş gün içinde kabul edeceği metin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülür ve mali yıl başına kadar karara bağlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Genel Kurulda, bakanlık ve daire bütçeleriyle katma bütçeler hakkında düşüncelerini, her bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler sırasında açıklarlar; bölümler ve değişiklik önergeleri, üzerinde ayrıca görüşme yapılmaksızın okunur ve oya konur. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, bütçe kanunu tasarılarının Genel Kurulda görüşülmesi sırasında, gider artırıcı veya gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar. Anayasa'nın 89. maddesinde Cumhurbaşkanına; yayımlanmasını uygun bulmadığı kanunların, bir daha görüşülmek üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geri gönderme yetkisi verilmiş bulunduğu halde, Bütçe kanunları bu yetkinin dışında tutulmuştur. Anayasa'nın, kanunların teklifi, görüşülmesi ve yayımlanması için, özelliklerini gözönünde tutarak, ayrı ayrı kurallara bağladığı iki türlü usulden birinin diğeri yerine kullanılmaması gerekir. Bütçe kanunlarının Anayasa'nın 88. maddesine göre teklif edilip İçtüzükte kanun tasarıları ve teklifleri için öngörülen usullerle görüşülmesi nasıl mümkün değil ise, bütçe ile ilgili olmayan ve sözü geçen 88. madde gereğince teklif edilerek İçtüzükte yazılı usul ve esaslara göre incelenip görüşülmesi gereken öteki kanunların da, Bütçe kanunlarına mahsus bir yöntemle teklifine ve görüşülmesine imkan yoktur. Bütçe kanunlarına bütçe ile ilgili olmayan kurallar konulmasına olanak sağlanması, Anayasa'nın öngördüğü olağan usullerle çıkarılamayan kimi yasa kurallarının bütçe kanunlarıyla düzenlenmesi eğilimini yaratabilir. Böylece, kendine özgü hazırlıklar gerektiren düzenlemeler ve değişiklikler yerine, bütçe kanunlarında yer alacak geçici kurallarla yetinilmesi yolu seçilebilecektir. Nitekim, Anayasa'ya uygun olmamakla birlikte, bu yolun sağladığı kolaylık, bütçe kanunlarına bütçe ile ilgili olmayan hükümler koymak ve bazı kanunların o mali yıl içinde uygulanmasını bütçe kanunuyla önleme alışkanlığını doğurmuş; Harcırah Kanununun 33. maddesiyle kabul edilen oranların uygulanması da, uzun yıllar bu yolla engellenmiştir. 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesine konulan itiraz konusu hüküm de bu engellemeyi sağlayan hükümlerden biridir. 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı kuralların uygulanmamasını öngören, böylece Harcırah Kanununu değiştiren bu hükmün Anayasa'ya aykırı olduğunun kabulü gerekir. Sözü geçen hükümle değişikliğe uğratılan yurt içi gündelikleri konusunun bütçe ile ilgili olup olmadığı hususuna gelince : Anayasa Mahkemesinin kararlarında, örneğin, 9/12/197s tarihli, E: 1976/34, K: 1976/52 sayılı kararda (15/3/1977 günlü, 15879 sayılı Resmi Gazete) "Bütçe ile ilgili hükümler" deyimi yorumlanarak açıklığa kavuşturulmuştur. Anılan kararda da belirtildiği gibi, "Bütçe ile ilgili hükümler" deyimini mali nitelikteki hükümler anlamında değil, bütçenin uygulanması ile ilgili, uygulamayı kolaylaştırıcı ve açıklayıcı nitelikte hükümler olarak düşünmek gerekir. Bir kanun kuralının bütçeden harcamayı gerektirir veya bütçeye gelir getirir nitelikte bulunması, bunun 161. maddede öngörülen "Bütçe ile ilgili hükümlerden" sayılmasını icabettirmez. Çünkü, hemen her kanunda harcamalara yol açabilecek hükümler bulunabilir. Harcamalara ilişkin pek çok kanunun ve bütün vergi kanunlarının "Bütçe ile ilgilin sayılmaları kabul edildiği takdirde, bir devlet hizmetinin yeniden kurulması veya yeni bir vergi yükümü getirilmesi veya bu konularda yürürlükte bulunan kanunların değiştirilmesi veya kaldırılması için bütçe kanunlarına hükümler konulması yoluna gidilebilir. Böyle bir uygulama, Anayasa'nın 162. maddesiyle, özelliği gözönünde tutularak sadece bütçeler için kabul edilmiş bulunan bir yönteme, Anayasa Koyucunun amacına aykırı olarak genellik ve genişlik kazandırır. Harcırah Kanununun 33. maddesinde, yurt içinde verilecek gündeliklerin miktarlarının her yıl bütçe kanunu ile tespit edileceği kabul edilmiştir. Gündelik miktarlarının sözü geçen maddede gösterilmeyip bütçe kanunlarına bırakılmasından maksat, bu miktarların değişen fiyatlara ve yaşama şartlarına uygunluğunu sağlamaktır. 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan itiraz konusu kural ve fıkrada sözü geçen (H) cetveli, Harcırah Kanununun öngördüğü, bütçenin uygulamasıyla ilgili düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin bütçe ile ilgili olduğunun kabulü gerekir. Ne var ki, sözü geçen 30. maddenin birinci fıkrasında "Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler"in uygulanmayacağı belirtilmek ve bu fıkranın gönderme yaptığı (H) cetvelinde, sözü geçen sınırlayıcı hükümlere aykırı gündelikler tespit edilmek suretiyle, Harcırah Kanunu'nun değiştirilmesi yoluna gidilmiştir. 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin 1979 yılında yürürlükte bulunan hükümleri karşısında, senelik hesap tetkiki maksadıyla taşraya gönderilecek Sayıştay denetçi ve yardımcılarına aylık tutarlarının % 3,5'inden az, % 7'sinden çok gündelik verilmesi mümkün olmadığından, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'na bağlı (H) cetvelinde, sözü geçen maddede yazılı aşağı sınırın altında gündelik tespit edilmiş olması, söz konusu hükmü o bütçe yılı için işlemez duruma sokarak ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Açıklanan nedenlerle, bütçe kanunlarında., öbür kanunların hükümlerini kaldıran veya değiştiren hükümler yer alamayacağından, 10/2/1954 günlü, 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (b) bendinde öngörülen sınırlamanın uygulanmasını engelleyen 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa'nın 161. maddesine aykırılığından dolayı Sayıştay denetçileri açısından iptaline karar verilmelidir. VI - SONUÇ : 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun itiraz konusu 30. maddesinin birinci fıkrasının Sayıştay denetçileri açısından Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline; Muammer Turanın, "sözü edilen maddenin birinci fıkrasında parantez içinde bulunan (a)'dan sonra gelen (ve) ile parantez içinde bulunan (b)'nin iptaline karar verilmesi gerektiği" yolundaki karşıoyu ile ve oyçokluğuyla, 26/1/1984 gününde karar verildi. Başkan Ahmet H. BOYACIOĞLU Başkanvekili H. Semih ÖZMERT Üye Necdet DARICIOĞLU Üye Hüseyin KARAMÜSTANTİKOĞLU Üye Kenan TERZİOĞLU Üye Yılmaz ALİEFENDİOĞLU Üye Yekta Güngör ÖZDEN Üye Orhan ONAR Üye Muammer TURAN Üye Mehmet ÇINARLI Üye Selahattin METİN Üye Servet TÜZÜN Üye Mahmut C. CUHRUK Üye O. Mikdat KILIÇ Üye Mithat ÖZOK KARŞIOY YAZISI Burada, itiraz yoluyla başvurulan hükmün Anayasa'ya uygunluk denetiminin olay zamanında yürürlükte bulunan 1961 Anayasası ile daha sonra yürürlüğe giren 1982 Anayasası'ndan hangisine göre yapılacağı konusunun tartışılması gerekmektedir. Yasalar belirleyici, düzenleyici ya da yasaklayıcı nitelikleriyle ilgili oldukları konularda genel ve nesnel (objektif) hukuksal durumlar oluştururlar. Bir yasanın ya da o hükmün, kapsamı içerisine giren olay ya da olaylara uygulanması öznel (subjektif) durumlar doğurur. Kişiyle - kişi ya da kişiyle - devlet arasındaki ilişkilerin ve yürütme etkinliklerinin yasanın belirlediği düzenleyici kurallara göre olmasında kamu yararı (nesnel yarar); etkinliklerini yürürlükteki yasaya göre düzenleyen kişilerin de, kendilerine bu yasanın uygulanmasını istemekte kişisel yararları (öznel yarar) vardır. Bu durum kişiler yönünden kazanılmış hak doğurur. Başka bir deyişle kişinin, olay günündeki yasanın kendisine uygulanmasını istemekte kazanılmış hakkı vardır. Bu durum, aynı zamanda, yasalara duyulan güvencenin doğal sonucudur. Yasaların zaman içerisinde uygulanmasında, son yasanın toplumun gelişen ve değişen gereksinmelerini en iyi karşılayacak nitelikte olduğu ve bu nedenle yürürlüğe girdikten sonraki tüm olaylara uygulanmasında kamu yararı bulunduğu varsayılır ve etkisini hemen göstermesi istenir. Ancak bu düşünce kişinin, kendisine olay zamanındaki yasanın uygulanmasını ve bu yöndeki kazanılmış hakkına uyulmasını isteyebilmesini engellememelidir. Yasaların, yürürlüğe girdikleri günden itibaren yeni olaylar için uygulanmaları doğal olmakla beraber, yürürlüğe girmelerinden önce meydana gelen olaylardan doğan uyuşmazlıkların çözümünde kural olarak yeni yasanın değil olay zamanındaki yasanın uygulanması ve böylece kişinin, kazanılmış hakkına saygı duyulması hukukun temel ilkelerinden biridir. Nitekim bu kural, cezayla ilgili yönüyle, 1961 Anayasası'nın 33., 1982 Anayasası'nın 38. maddelerinde "Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez." biçiminde yer almıştır. Kişinin kamu üzenini koruyucu yasaları ihlal etmesi sonucunda "suç" şeklinde ortaya çıkan olaylarda (ceza yasalarında olduğu gibi) sonraki lehteki yasanın uygulanması, olayın toplum düzenini eskisi kadar rahatsız etmediğinin kamu iradesini temsil eden yasa hükmüyle anlaşılması ve eski yasadaki daha ağır cezanın verilmesinde artık kamu yararı görülmemesi nedeniyle olup, ceza hukukunda "lehteki hüküm uygulanır" biçiminde formüle edilen başka bir ilkeye dayanır. Öteki yasalara göre üst normu oluşturan ve bir ülkenin hukuksal yapısını sınırlayıcı ya da belirleyici temel ilkeler getiren Anayasaların da, zaman içinde uygulanmalarında yasalardan pek farklı düşünülemez. Her ne kadar, Anayasa hükümlerinin ayrık haller dışında doğrudan uygulanacak kurallar olmamaları nedeniyle öznel durumlar doğurmaları çok halde söz konusu olmaz ise de, kişinin kendisine uygulanacak olay zamanındaki yasa ya da kuralın o tarihte yürürlükte bulunan Anayasa'ya uygun olmasını isteyebilme hakkı vardır. 1961 Anayasası'nın 8. maddesi, 1982 Anayasası'nın 11. maddesi "Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz" hükmünü getirmiştir. Sonradan Anayasa değişse de, kişinin hakkında uygulanacak yasanın olay tarihinde yürürlükte olan Anayasa'ya uygun olmasını isteyebilmesi kendisi açısından kazanılmış bir haktır. Aksi halde olay tarihindeki Anayasa'ya aykırı, ancak yeni Anayasa'ya uygun yasaya göre kişilerin mahkum edilmesi söz konusu olabilir. Önceki olaylara uygulanan yasaların yeni Anayasa'ya göre incelenmesi gerektiği görüşünün benimsenmesi durumunda, kazanılmış hakların zedelenmesi yanında, yeni Anayasa'dan önce yürürlükten kalkmış olsa da, olay tarihinde yürürlükte olması nedeniyle mahkemelerde "uygulanacak kural" durumunda bulunan yasaların denetimlerinin de yeni Anayasa hükmüne göre yapılması gerekecektir. Eski olaylar için yeni Anayasa'ya göre denetim görüşü esas alınırsa, Anayasa Mahkemesince, iptal edilen hükmün bir yıl sonra yürürlüğe gireceğinin belirtilmesi ancak henüz bir yıl dolmadan yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesi durumunda uygulama nasıl olacaktır' Karara bağlanmış, ancak henüz yürürlüğe girmemiş mahkeme kararı yeni Anayasa'ya göre yeniden gözden geçirilebilecek midir' Öte yandan, yeni Anayasa'nın, anayasal denetimde kapsamın, yöntemin ve yetkilerin belirlenmesi yönünden uygulanacak tek metin olduğundan kuşku duyulamaz. Anayasa Mahkemesi, anayasal denetimini yeni Anayasa'dan aldığı yetki, yöntem ve kapsam içinde kullanacaktır. Ancak, burada tartışma konusu olan husus, yeni Anayasa'ya göre denetim yetkisini kullanacak olan Anayasa Mahkemesinin, eski Anayasa'nın yürürlükte bulunduğu döneme ait olaylara uygulanan yasaları incelerken ve bunların Anayasa'ya uygun ya da aykırı olduğu sonucuna varırken hangi Anayasa hükmüne bakacağıdır. Ayrıca, burada, iptal davaları ile Anayasa'ya aykırılığın öteki mahkemelerde ileri sürülmesi sonucunda itiraz yoluyla yapılan başvuruların ayrı nitelikli anayasal denetim yolları olduğunu belirtmek gerekir. İptal davalarında amaç, Anayasa'ya aykırı yasa ya da hükmü uygulamaya geçilmeden ortadan kaldırmak; itiraz yoluyla başvurularda ise, Anayasa'ya aykırı bir yasanın uygulamasını önlemektir. Ayırım böyle olunca iptal davalarında anayasal denetimin yeni Anayasa'ya göre yapılması doğaldır. Çünkü zaten çok büyük bir olasılıkla iptali istenen yasa, yeni Anayasa'dan sonra yürürlüğe girmiş olacaktır. İptali istenen yasa, yeni Anayasa'dan daha önce yürürlüğe girmiş olsa bile, dava, uygulama sonucunda itiraz yoluyla açılmadığına göre öznel bir durumdan ve kazanılmış bir haktan söz edilemez. İtiraz yoluyla Anayasal denetimde ise, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen ya da aykırı görülen kural, olaya. uygulanmış öznel bir durum yaratılmış ve kazanılmış hak doğmuştur. Uygulanacak kural durumundaki bu hüküm anayasal denetim sırasında yürürlükten kalkmış dahi olabilir. 161 ve 1982 Anayasalarında itiraz yoluyla yapılan başvurularda, önceki olaylar için yeni Anayasa'ya bakılacağı yönünde bir hüküm bulunmamaktadır. Her ne kadar 1961 Anayasası'nın geçici 9. maddesinde "Anayasa Mahkemesi'nin görevine başladığı tarihte yürürlükte olan herhangi bir kanun hakkında; bu Anayasaya aykırılığı iddiasıyla iptal davası açılabilir. Bu halde iptal davası açma hakkı, Anayasa Mahkemesi'nin görevine başladığının Resmi Gazete'yle yayımlandığı tarihten itibaren altı ay sonra düşer" denilerek 1961 Anayasası'na aykırı düşen yasaların ayıklanabilmesi için özel bir olanak tanınmışsa da, 1982 Anayasası'nda söz konusu geçici maddeye koşut bir kural getirilmemiştir. Kaldı ki, bu madde sadece iptal davalarıyla ilgili olup, Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşu nedeniyle getirilmiştir. Öte yandan, Devlet harcamaları yıllık bütçelerle yapılmaktadır: Olayda 1979 yılı Bütçe Yasası 1979 mali yılı sonunda yürürlükten kalkmıştır. Bu durumda 1961 Anayasası'nın yürürlükte olduğu sırada uygulanan ve yine aynı Anayasa döneminde geçerliliğini kaybeden Bütçe Yasası'nın, uygulandığı olaylar nedeniyle yapılacak anayasal denetimin, yeni Anayasalara göre yapılmasında isabet bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülen 1961 Anayasası'nın yürürlükte olduğu sırada meydana gelen olaya uygulanan kuralın Anayasa'ya uygunluk denetiminin, 1961 Anayasası hükümlerine göre yapılması gerektiği oyuyla verilen kararın bu yönüne karşıyım. Üye Yılmaz Aliefendioğlu KARŞIOY YAZISI I - Her olguya, olaya, oluşa, eylem, işlem vs.'ye vuku buldukları tarihteki mevzuat hükümlerinin uygulanması hukukun temel ilkelerindendir. 9/7/1961 gün ve 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 33 üncü, 7/11/ 1982 gün ve 2709 sayılı Anayasanın 38 inci maddelerindeki : "Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz, kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır ceza verilemez" şeklindeki hükümler de aynı ilkeden kaynaklanmaktadır. Bu hükümlerdeki "kanun" sözcüğünün kapsamına Anayasa da girmektedir. Yani işlendiği zaman yürürlükte bulunan Anayasanın suç saymadığı bir fiilden dolayı evleviyetle kimseye ceza verilemez. Örneğin : İşlendiği zaman yürürlükte bulunan yasa, fiili suç saysa, o zaman yürürlükte bulunan Anayasa suç saymasa, dolayısıyla yasa fiilin işlendiği zamanki Anayasaya aykırı olsa yasanın iptal edilip Anayasaya uygun hareket eden kimsenin cezalandırılmaması gerekir. Fiilin işlendiği zamandan sonra yürürlüğe giren ve yürürlüğe girdikten sonraki fiillere, olgulara, olaylara, oluşlara ve işlemlere uygulanacak olan yeni Anayasa önceden işlenen fiilin eşidini suç saysa ve yasa sonraki Anayasaya uygun olsa dahi işlendiği zaman yürürlükte bulunan Anayasaya uygun fiilden dolayı kimsenin cezalandırılmaması, hukukun ana ilkesi ve Anayasaların açık hükümleri gereğidir. 1961 Anayasası'nın 8 inci, 1982 Anayasası'nın 11 inci maddelerindeki : Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz" şeklindeki hükümlerde fiilin işlendiği ve olayın vuku bulduğu zamandaki Anayasaya göre de uygunluk denetimi yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu konu; hukuki durumlar ve hukuki tasarrufların sakat ve muteber oluşları, geri alınması kaldırılması ve değiştirilmesi konularıyla da yakınen ilgili bulunduğundan o konulara da kısaca dokunmakta yarar vardır : Hukuki tasarrufların doğurduğu kudret ve yetkilerle mecburiyetler hukuki durumları oluşturur. Bu durumlar ya genel, gayrışahsi ve objektif veya belirli, ferdi ve subjektif olurlar. Objektif tasarruflardan doğan objektif hukuki durumlar; genel, gayrışahsi ve süreklidir. Ancak, yeni bir objektif tasarruflarla kaldırılır veya değiştirilebilir. Subjektif tasarruflardan doğan subjektif hukuki durumlar ise; objektif durumların aksine, belirli, ferdi ve geçicidir. (ihtiva ettikleri borçların ve mükellefiyetlerin ifası ile ortadan kalkarlar) ve en önemli özellikleri, kural tasarruflarla değiştirilemezler. Müktesep hak teşkil ederler. Objektif hukuk alemindeki değişiklikler esas itibariyle bunlara etki etmez. Sakat tasarruflar (Çıkarıldıkları zaman yürürlükte bulunan Anayasaya aykırı yasalar sakat tasarruflardır) : Doğuşlarında, yapıcı unsurlardaki sakatlıklar dolayısıyla hukuk nizamına, hukuk alemine uymayan tasarruflardır. Bunların ortadan kaldırılması, geri alınması ve hukuk nizamının emrettiği müeyyidelerin tatbiki demektir. Sakat tasarruflar hukuk aleminde, esasen vücut bulmadıkları için bir tesir de husule getirmemiş sayılabilir. Nitekim İdari Mahkemeler ve Danıştayın iptal kararları, makable şamildir. Dava konusu sakat idari tasarrufu işlemi), o tasarrufun ittihaz edildiği andan itibaren ortadan kaldırır. Ancak yasalar yönünden, istikrar düşüncesi daha fazla ağırlık kazandığı için, Anayasalar, Anayasa Mahkemesi'nce verilen iptal kararlarının geriye yürümiyeceğini kabul etmektedirler. Tam ve muteber tasarruflar (Çıkarıldığı zamanki Anayasaya uygun ve sonraki Anayasaya aykırı örneğin, 1961 Anayasası'na uygun, 1982 Anayasası'na aykırı yasalar tam ve muteber tasarruflardandır); Bunlar da sonraki bir tasarrufla kaldırılabilir veya değiştirilebilir. Fakat esas itibariyle geri alınamaz. Örneğin; sonraki yasanın, önceki kendine aykırı yasalara açıkça olmasa da zımnen kaldıracağı veya değiştireceği ilkesi ile Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi yeni Anayasaya aykırı yasaların da ortadan kaldırılmasını gerektirir. Fakat tam ve sahih hukuki tasarruflar sonraki yasalar veya Anayasa ile kaldırıldığında veya değiştirildiğinde, onların o güne kadar ki doğurmuş olduğu hükümler, hukuki durumlar ve bunlara dayanan tekmil hukuki hadiseler, haklar ve yükümlülükler muteberdir. Çünkü tam ve muteber bir hukuki tasarrufu (yasayı) sonraki bir tasarruf (yasa veya Anayasa), açıkça, istisnai ve özel bir hükümle geri almadıkça, ancak kaldırabilir ve değiştirebilir. Önceki tasarrufun mazideki değil, istikbaldeki hükümlerini durdurabilir ve devam edegelmekte olan hukuki duruma son verebilir. II - Anayasanın 153 üncü maddesindeki; "kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih kararın Resmi Gazete'de yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez" hükmü yer almıştır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere iptal kararları genel, objektif ve mutlaktır. İptal edilen hüküm, mutlak ve herkese şamil olarak yürürlükten kalkar, yürürlükten kalkan bir hükmün de kimseye uygulanması söz konusu olamaz. Halbuki çoğunluk kararında; "Bütçe Kanunu'nun itiraz konusu 30. maddesinin birinci fıkrasının Sayıştay Denetçileri açısından Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline denilmektedir. Bu kararla itiraz konusu kanun hükmü yürürlükten kalkmış mıdır' Kalkmamış mıdır' Kalkmışsa hiç kimseye uygulanamaz. Kalkmamışsa Sayıştay Denetçilerine de uygulanması gerekir. Hem iptal kararı verilip hem de Sayıştay Denetçileri dışındakilere uygulanabileceğini kabul etmek hukuk ve Anayasaya göre mümkün değildir. Başlıca bu nedenlerle karara karşıyım. Üye Muammer Turan KARŞIOY YAZISI
Karar bu panelde açılır; liste yerinde kalır.
Karar bu panelde açılır; liste yerinde kalır.
Karar yükleniyor
Bağlantınızı kontrol edip yeniden deneyin ya da kararı tam sayfada açın.